Şeytanın, "Yapıp Ettiklerimizi" Süslü Göstermesi Hakkında

Kuran, pek çok ayette, şeytanın bir şeyleri süslü göstermesinden söz eder. Eğer kafanı çalıştırmazsan, iradeni sağlamlaştırmazsan, çok rahat onun peşi sıra sürüklenebilirsin. Zaaflarımızın bizi nasıl perişan ettiğine kendimiz tanık olmuşuzdur. Tamam, bunda şeytanın suçu büyük, ama bakın ne diyor şeytan:

İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: "Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Şimdi beni kınamayı bırakın da kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Muhakkak ki zalimler için acı bir azap vardır." İbrahim Suresi, 22


Şeytan, üzerinizde bir gücüm yoktu diyor, sadece davet ettim diyor, kendinizde suç arayın diyor. Şeytan iş işten geçtikten sonra tam da bunları söylüyor (söyleyecek). Şeytanın suçu yok mu? Var, elbette var. Zaten kendisi Allah’a kafa tutmuş, kıyamete kadar kötülük için çalışan bir zavallı. Peki şeytanın suçu nereye kadar var? Şeytan, allayıp pullayıp gözümüze soktuğu şeyler için suçlu, fakat onun bu oyunlarına kandığımız için biz suçlu değil miyiz? Yukarıdaki ayete bakarsanız, göreceksiniz ki, kötülüğe çağıran bir davetçi olarak sadece şeytan cehenneme gitmemiş. Hayat boyu onun davetlerine uymuş insan ve cin şeytanları da cehennemde. Ve ne diyor şeytan? Birbirimize yardım edemeyiz artık diyor. Demek ki cehennem sadece kaypak şeytan için hazırlanmamış. Onun davetlerine cevap verenler için de hazırlanmış.

Allah'a ortaklar tanıdılar. Peki, her benliğin yaptığı işin başında duranla bunlar bir mi? De ki: "Onları isimlendirin. Yoksa siz Allah'a, yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? Yoksa, anlamsız bir laf mı ediyorsunuz?" Hayır, küfre sapanlara, tuzakları süslü gösterildi de yoldan döndürüldüler. Allah'ın şaşırttığına kılavuzluk edecek yok. 

Rad Suresi, 33

Şeytan, kandırmak için dünya hayatını süsler, insanların gerçeğe ulaşmasını engeller. Bir anda şu gelip geçici hayat sana pek çok şey vaat ediyormuş gibi olur. Dünya, sadece senden, hazdan, senin arzularından ibaretmiş gibi bir hava eser. Dünya hayatına ilişkin maddi ve manevi tüm acı ve ızdıraplar yok olmuş gibidir. Şeytan, şu an önünde görmek istemeyeceğin şeyleri sana erteletir. “Boşver çok sorgulama, yaşa işte” der, “öleceksin tamam ama şu anda yaşıyorsun, düşünme öyle şeyler” der. İşte bu an gerçeklerin üstünü örtmeye başladığın andır. Gerçekleri çöpe atarsan, şeytana uyar, sonra da onun peşinden uçuruma sürüklenirsin. Bazı insanlar kötü durumda geçim sıkıntısı çekiyor, bazıları hasta, bazıları ölüyor, bazısının morali bozuk, ama sen sakın bunları görme. Şeytan, “Sen bunları görme” diyor, “sen daha çok gençsin, hastalanmana, ölmene daha çok var. Baksana, hayat güzel, başkaları sıkıntı çekiyor olabilir ama sen çekmiyorsun, paran var, ye, iç, gez, oyna, dilediğini yap. Mesela, dünyayı dolaşmaya ne dersin? Hayat cıvıl cıvıl, hiçbir şeyi kafana takma, kendi mutluluğun için yaşa. A, bak ne kadar cici bir kız, onunla beraber olabilirsin mesela, ne dersin? Hazır yurtdışındayken paranı şu casinoda çoğaltmaya ne dersin? Hem zevkli, hem de ortam güzel. Bütün seçkin insanlar orada para kazanıyor. En güzel kıyafetleriyle, en güzel yiyecekler ve içkilerle oradalar…”  Şeytanda kandırmaca bitmez. Neye zaafın varsa süsler o onu. İçkiye zaafın varsa, o kadehteki rengarenk şemsiyeyle bile çekmeye çalışır seni. Karşı cinse zaafın varsa, bir geniş omuz, bir bakış, bir topuklu ayakkabı işini görür. Kumara düşkünsen, devamlı kumardan köşe olan insanlar olduğunu duyurur, haber verir sana. Daha fazla zengin olmayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi zevkli bulursun. Önce birazcık haz, sonra, yiyeceklere zehir katmaya ve para kazanmaya devam. Önce birazcık haz, sonra gelsin hırslar, silah ticareti, bombalar ve savaşlar. Hitler’e de, “Sen bu dünyanın liderisin, tüm dünyaya hükmedecek adamsın” diye süslemiş işte yapıp ettiğini. Hitler’e de böylesini güzel göstermiş zamanında. İşte buna benzer bir olay, Kuran’dan Firavun örneği:

Firavun dedi ki: "Ey Haman, sebeplere/yollara ulaşabilmem için bana yüksek bir kule yap!"

"Göklerin yollarına ulaşırsam, Musa'nın tanrısına da ulaşırım. Ben onun yalancı biri olduğunu düşünüyorum." Firavun'a, yaptığı işin kötülüğü bu şekilde süslü gösterildi de yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı hep kayıptadır. 

Mümin Suresi, 36 -37

İşte Allah’tan başkasına tapmayı süslü görenlerin örneği:

"Onu ve toplumunu, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde eder buldum. Şeytan onlara, yapıp ettiklerini süslü gösterip onları yoldan saptırmış. Artık doğruyu bulamazlar." Neml Suresi, 24

İlla bunu Hitler’de, Firavun’da aramaya gerek yok, işte birçoğumuzun yaptığı şey, sadece ihtiyaç anında Allah’ı hatırlayanların örneği:

İnsanlara zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haddi aşanlara, yapmakta oldukları, işte böyle süslü gösterilmiştir. Yunus Suresi, 12

İşte bizden önceki nesillerin örneği:

Yemin olsun Allah'a ki, senden önceki toplumlara da elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu o olacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.

Nahl Suresi, 63

İşte hayatın tüm zorluklarına karşın Allah’a boyun eğmeyen kibirlilerin örneği:

Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü püslü gösterdi. Enam Suresi, 43

“Yapıp ettiklerimizin süslü gösterilmesi” şöyle bir şey: Sen aslında kötü birisin, kötü fiiller sergiliyorsun, ama şeytan sana onu öyle bir süslüyor ki, sen o fiili iyi bir şeymiş gibi yapmaya devam ediyorsun. Kötü olanı iyi görmeye başlıyorsun. Zorluklar karşısında Allah’a boyun eğmemek bile çekici geliyor sana. Kibirli olduğun için kendinle gurur duyacak hale geliyorsun. Başlıyorsun Allah’a inananları aşağılamaya. Onları hor görmek sevimli bir davranış oluveriyor. Neye niyetin varsa güzel olan o oluyor. Canın nasıl davranmak istiyorsa, en güzel davranış o oluveriyor.

Dünya hayatı inkar edenlere süslü gösterilmiştir; onlar, iman sahipleriyle alay ederler. Takvaya sarılanlar, kıyamet günü onların tepelerinde olacaktır. Allah, dilediğini hesapsız bir biçimde rızıklandırır. Bakara Suresi, 212

Allah’a ve İslam’a iman etmeyen, etmeye de niyeti olmayan birine, şeytanın şunları söylediğinden eminim: “İyi ki Allah’a ve dine inanmıyorsun, bak, yoksa hayatın tadını nasıl çıkartacaktın, nasıl özgür olacaktın? Nasıl karşı cins ile birlikte olacaktın? Hem zaten şu inananların haline baksana. Cahil ve yobaz bunlar. İyisi mi sen böyle özgür özgür devam et…” Ve bu saftirik dinsizler de işlerine geldiği için bu vesveseleri ciddiye alıyor ve yaşamlarına tutarsızlıklar içinde, işlerine geldiği gibi devam ediyorlar. Kendi arzularına göre hareket ediyorlar, kendilerini aklamak için inananları aşağılıyorlar. Oysa gerçeklerin peşinden koşacak olsalar, düşüneyim, araştırayım, dürüst bir akılla olayların ardı sıra gideyim deseler, birçok şeyin zannettikleri gibi olmadığını öğreneceklerdi. Cahil ve yobaz inananlar olmasına rağmen, Allah’ın ve dinin, cahilliği ve yobazlığı değil, tam tersini, öğrenmeyi, araştırmayı ve bağnaz olmamayı öğütlediğini öğreneceklerdi. Hem Allah’a inanıp, hem Kur’an çerçevesinde yaşayıp, hem de hayattan gayet zevk alınabildiğini anlayacaklardı. Allah’ın kısıtladığı şeylerin, zaten yararımıza olmayan, zarar veren, insana kendini kaybettiren şeyler olduğunu görebileceklerdi. Ama onlar, tamamen öylesi işlerine geldiğinden, kendi yapıp ettiklerini, yani yanlış şeyleri güzel gördüler. Siz, Kuran’a uyan, inançlı, ahlaklı, düzgün dostlar ararken, bunlar da kendileri gibi “aldanmış” dostlarla oluyorlar ve durumları daha da işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Şeytana kanmış insanların arasındaysan, normalde süslü görmeyeceğin bir şeyi bile cazibeli görmeye başlarsın. Daha fazla çekici olmaya başlar her şey. Eee, madem sen gerçekleri umursamadın, düşünmeye tenezzül etmedin, iyi olanı elinin tersiyle ittin, o halde ahirette de “Beni yoldan çıkardın” diye şeytanı suçlayamazsın!

Biz onları birtakım dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı. Fussilet Suresi, 25

Müminler ise, akıllarını ve kalplerini, adil ve kibirsiz bir şekilde çalıştırabildikleri için, Kuran ayetlerini okudukları için, işlerin iç yüzünü bilirler. Allah’ın yasakladığı şeylerin yasak olmasının ne kadar isabetli olduğunu bilirler. Allah onlara olayların iç yüzünü Kuran ile öğretmektedir çünkü. Eğer O’nu dinlersen, bilirsin ki bu hayatta en mutlu olanlar Rahman’ın kullarıdır. Bilirsin ki, mutluluk karşı cins peşinde koşmakla, çok para kazanmakla olmaz. Bilirsin ki, acayip zengin olsan da, her şeyini bu dünyada bırakıp, hiçbir şeysiz gidersin. Rabbimiz, kendi hoşnutluğunu kazanmaya çalışan bir mümin ile, yaptıklarının çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş heveslerine uyanların arasını açıkça ayırıyor. Bu iki gruptakiler bir olmaz diyor. O halde biz de bu ayrımı yapmalı, şeytanın süslediği amellerin peşinden gidenlere “benzemediğimizi” yaşantımızla ispatlamalı; benzeyen kısımlar varsa da tespit edip kendimizi düzeltmenin yollarına düşmeliyiz inşallah.

Rabbinden açık bir kanıt üzere olan, amelinin çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş arzularına uyanlara benzer mi? Muhammed Suresi, 14



(Bu yazımı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/şeytanın-süslü-göstermesi-hakkında)





Biz Seni Onların Üzerine Bekçi Göndermedik

Bazıları kendi işlediği günahlara bakmadan ahlak bekçiliği yapmayı çok sever. Başkalarının yaşantısına, giyim kuşamına, eylemlerine karışayım ister. Fakat şöyle bir durum var: Eğer sen ahlak bekçisi olursan, senin ahlak bekçin kim olacak? Sen ahlak bekçiliği yapacak kıvama hangi ara geldin de milletin hayatına, kılık kıyafetine, misafirine, dışarıda dolaşmasına karışabiliyorsun? Normal zamanda içki içene, Ramazan’da da yemek yiyene saldıran kafa, bu kafa işte! Sosyal medyada, orada, burada görüp de, millete ahlak dersi veren kafayla aynı kafa! Tecavüze uğrayan kız haberine, “Gece 3’te sokakta ne işi var bu kızın? Vardır onda bir numara…” diyen, ahlaksız ahlak bekçileridir bunlar!

Kuran, içki içene saldır mı diyor? Oruçluyken karşınızda yemek yiyen olursa onları döv mü diyor? Şort giyen kadına tekme at mı diyor? Bunların hiçbirini söylemiyor. Kuran, “Dinde zorlama yoktur” diyor (Bakara Suresi, 256). Bu ne demek? Kimseye karışamazsın demek, kimseyi zorlayamazsın demek. Eğer Müslüman olduğun iddiasındaysan, İslam’a uygun davranmayanlara hiçbir şey yapamazsın. Herkesin hak ettiğinin karşılığını Rabbimiz verecek. Ahirete inanan bir insansan, mecbur ahireti, yani herkesin yapıp ettiğinin karşılıklarının verileceği günü bekleyeceksin. Bunun başka çaresi yok. Sen insanlara bekçilik yapmakla, onlara müdahalede bulunmakla Müslümanlık olur sanıyorsun, ama öyle değil! Asıl Müslümanlık, kimseye karışmamakla, kendi takvamıza bakmakla oluyor! Kuran’daki ayetler kimseyi zorlayamazsın diyor:

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın? Yunus Suresi, 99


Öyle cahil ahlak bekçilerimiz var ki, ahlakı sadece kadınların giyim kuşamından ibaret sanıyorlar! Yalancı olun, size asla karışmazlar. Dedikodu yapın, karışmazlar. Adaletsizlik yapın, ağızlarını açmazlar. Onun bunun hakkını yiyin, yine kimse bir şey demez. Ta ki, siz o taytı giyene kadar veya siz o çocukla buluşana kadar! Nasıl yani? Bu ahlak bekçilerinin ahlak diye tanımladığı şey, neden hep kadınlar üzerinden ve neden hep onların giyim kuşam ve özel hayatı üzerinden gidiyor? Kim öğretti bu ahlak anlayışını size? Peki size bu bekçilik görevini kim verdi? Hayır, tamamen cahil, adaletsiz ve ikiyüzlüsünüz!

Kuran’a göre peygamberin bile bekçilik görevi yokken bu hayatlarımızın ahlak bekçileri de kim oluyor? Kuran’a göre peygamber olsan bile kimsenin hayatına müdahale edemezsin, kimseye bir şey dayatamazsın. Koskoca peygamber, ki hepinizden daha mümindir emin olun, insanlara ayetleri tebliğ edip gidiyor, ötesine karışmıyor, ben sizin üzerinize bekçi değilim diyor. Zaten ondan önce, o peygamberi de yaratan Rabbimiz söylüyor bunu: “Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik” diyor. Bu ne demek? Ayetleri bildir ve kendi hallerine bırak demek. Çünkü Rabbimiz biliyor işin ucu bir kaçarsa tutamayacağımızı. Bugün giyimine karıştığın insanın yarın hayatına karışacaksın ve ona kim bilir Allah’ın yasaklamadığı neleri yasaklayacaksın!

Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. 
Nisa suresi, 80

Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. Biz insana, bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinip şımarır. Kendi ellerinin hazırladığından bir kötülük başlarına sarılınca, bakarsın insan, alabildiğine nankörleşmiştir. Şura Suresi, 48

Ben bu ahlak bekçiliğini büyük kibir, ikiyüzlülük ve haddini bilmezlik olarak görüyorum. Düşünsenize, hangimiz çıkıp da takva olarak kendini yeterli görüp de ahlak bekçiliğine soyunabilir? Peygamber dahi olsan böyle bir şeye soyunamazsın. İnsanlara yapabileceğin şey en fazla öğüt vermekten ibarettir. O öğüdü de ancak seni dinlemek isteyene verebilirsin.

Eğer Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin. 
Enam Suresi, 107

İşte sizlere ayetleri sunuyorum. Sizce bu arsız ahlak bekçileri bu ayetleri okumuş mudur? Hiç sanmıyorum. Kuran’ı okuyacak olursanız İslam’ın inanmayana bile ne kadar saygılı yaklaştığını daha iyi anlarsınız. Ayetleri okuyup üzerine düşündükçe; insanları zorla çarşafa sokan, zorla namaz kıldıran, onları zorla Müslüman diye kodlayan yetki sahibi insanların, ülke yöneticilerinin, Kuran’dan nasibini almamış olduklarını daha iyi anlıyorsunuz. Allah bizi böyle zalimlerin elinden korusun. Müslümanım diyen biri Müslümanım diyen bir başkasından korunmak için dua eder mi? Ediyor işte. Çünkü bir grup, Kuran’ın dediğinin aynısını diyorken; diğer grup, Kuran’a aykırı davranıyor, başka şeyleri din sanıyor ve kendi yükümlülüklerini başkalarına dayatıyor!

Allah, Kuran’a uyan müminleri, bu ahlaksız ahlak bekçilerinin kötülüğünden korusun.

Size Rabbinizden gerçeği gösteren deliller gelmiştir. Artık görenin yararı kendisine, körlük edenin zararı da kendisinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Enam Suresi, 104


(Bu yazıyı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/biz-seni-onlar-üzerine-bekçi-göndermedik)





Tek Gerçek Dostumuz Tek Gerçek Yardımcımız Allah

Allah’tan başka kimsemizin olmadığı ortada. Her halimizi, her sıkıntımızı bilen, sıkıntılarımıza derman olabilecek bir Rabbimiz var. Tek kurtarıcımız O. Beyaz atlı prensimiz de, babamız da, oğlumuz da bizi kurtarmayacak.

Allah’tan başka dost yok dendiği zaman, bazıları şunu düşünüyor: “Yoo, benim bir sürü kankam var, eşim var, annem var, babam var, kuzenim var…” Peki bu insanlar size en fazla ne kadar yakın olabilirler ki? En ufak bir menfaat uğruna dostlukların, akrabalık ilişkilerinin nasıl son bulduğunu yaşıyoruz, görüyoruz. Eğer gerçekten bizi seven, anlayan, düşünen, umursayan dostlarımız olsaydı dedikodu diye bir şey kalır mıydı? En çok tanıdığımız insanların dedikodusunu yapmıyor muyuz? Kim bu dedikoducular? Herkes herkesin dedikodusunu yapıyorsa bizim gerçek dostumuz kim? Eşinin bile hemcinsleriyle dedikodunu yaptığı bir hayatta dostun kim? Yoksa tek dostun bilgisayarın veya akıllı telefonun mu? Merak etme, onlar senin dostun falan değil. Şarjı bitene, bataryası sönene ya da sıkılana kadar onların dostluğu, o da paran varsa.

“Benim en iyi dostum içkim sigaram / Onlar da terk ederdi olmasa param / Canım kadar yakınım el oldu şimdi / Dünyada dost denilen kelime yalan” demiş Selami baba, boşuna mı demiş? Paran biter bitmez dost bildiklerin basıp gidiyor veya bozuşmasanız bile şartlar kötüleştiği için eskisi kadar sıkı fıkı olamıyorsunuz. Durumlar adeta bizi Allah ile olmaya, tek gerçek dost ve yardımcı olarak O’nu benimsemeye zorluyor. Tabi anlayana. Bunu anlayamadan, “şu mu benim gerçek dostum acaba, yoksa bu mu” diye debelenip, ölen de çok bu dünyada.


Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Diriltir, öldürür. Sizin için Allah dışında ne bir dost vardır ne de bir yardımcı. Tevbe Suresi, 116

Siz yerde ve gökte aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. Ankebut Suresi, 22

Mideniz rahatsızlansa size kuzeniniz mi yardım edecek, babanız mı, yoksa doktorunuz mu? Dişiniz ağrısa sizin için kimin elinden ne gelir? O çok güvendiğimiz tıp dünyası bile belirli kurallar ve bilgi çerçevesinde rahatsızlığınızı anlamaya çalışır ve o rahatsızlığı gidermek için yapılacak işlemleri yapar sadece. Gerisini Allah’a havale eder, gerisi hücrelerinize kalmıştır. Bakalım o ilaç ezanıza derman olabilecek mi? Cevap veriyorum: Allah dilerse olur. Pek çok hasta insan, hastalığı ufak da olsa ondan kurtulamayabiliyor. İlaçlar onun o sıkıntısını bir türlü çözmüyor, şifalı bitkiler de bir işe yaramıyor. Başkalarında işe yararken onda yaramıyor. Peki bu nasıl oluyor? Tamamen Allah’ın izin vermemesi ile alakalı. Zaten sıkıntıyı veren de, bitkiyi, ilacı yaratan da Allah. Doktoru yaratıp ona bilgi ulaştıran da Allah. Gel gör ki, tıp dünyası, bizi beş dakika dinler, muayene eder, reçete yazar, gönderir ve sıradaki hastayı alır. Peki burada hani nerde eş, dost, tanış? Hiçbiri yoklar. Doktorunuzun da mesaisi bitti, evine gitti.

Tıp bizi ölümden kurtaramıyor, hatta bazen acılarımızı bile dindiremiyor. Hatta bazen biz iyileşelim diye bize daha fazla acı çektiriyor. Allah’tan başka kimsenin başımızdaki sıkıntılardan bizi kurtaramayacağını anlamak için başımıza öyle çok büyük belalar gelmesine gerek yok anlayacağınız. En ufak bir tedavide bile doktorlar gereğini yapıp sizi tedavi süreci ile baş başa bırakıyorlar. Yanınızda anneniz, eşiniz, evladınız da olsa acılarınızla yapayalnızsınız.

Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kaldıracak olan başkası değil, yine O'dur. O sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu reddedecek yoktur. Kullarından dilediğini lütfuyla nasiplendirir. O çok bağışlayıcı, çok 
merhamet edicidir. Yunus Suresi, 107

Peki ya iç sıkıntılarınız? Kendi benliğinizin, iç dünyanızın derdine düştüğünüzde kim size sahip çıkıyor? Sizi % 100 anlayabilen biri var mı? En yakınım dediğiniz insanla bile anlaşamadığınız noktalar olmuyor mu? Hatta bazen, “tek dostum, onsuz yapamam” dediğiniz eşinizle bile yolları ayırabiliyorsunuz. “Babam benim her şeyimdir, onsuz olamam, o hep benimle, hep yanımda, hep bana yardımcı oluyor, her şeyime koşuyor,” diyorsun, ama bir de bakıyorsun ki, babana ecel gelmiş ve seni yüzüstü bırakıp gitmiş! Bu nasıl dostluk? Hiç Allah’ın dostluğu gibi olabilir mi? Allah bizi hiçbir zaman bırakmadı. Cenin halindeyken de yanımızdaydı, ölene kadar da bizimle, hatta dirildikten sonra da bizimle.

Siz yeryüzünde aciz bırakıcılar değilsiniz. Sizin, Allah'tan başka dostunuz da yoktur, yardımcınız da. Şura Suresi, 31

Tek gerçek dostun ve yardımcının Allah olduğunun anlaşılması, sıkıntı durumlarında daha da bariz hale geliyor. En yakınım dediğiniz insan size hiçbir yarar sağlayamıyor. Onu bırakın, siz bile kendi benliğinize yardım edemiyorsunuz. Çünkü acizliğin zirvesindeyiz hepimiz. Bir kadınsanız regl sancınızı kendi başınıza çekiyorsunuz. Ne çektiğinizi bir kendiniz biliyorsunuz. Sizin gibi başka kadınlar da sancı çekiyor ama kimin ne kadar acı çektiğini kimse bilmiyor. Kimse kimseye fayda sağlayamıyor. Allah’a dua edebilirsiniz en fazla, sancılarımı hafiflet diye.

Düşünsenize, aslında bizler bırakın en sevdiklerimize yardım ulaştırmayı, daha kendi kendimizin bile yardımcısı olamıyoruz. İstemediğimiz bin tane durum geliyor başımıza. Hangi birini uzaklaştırabiliyoruz? Benliğinden hangi olumsuzluğu uzaklaştırabiliyorsun?

De ki: "Ben kendime bile Allah'ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim.” 
Yunus Suresi, 49

De ki: "O'nun berisinden bel bağladıklarınızı çağırın; onlar, başınızdaki zorluk ve sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler." İsra Suresi, 56

Ya da bir iş yerinde çok yoğun çalışan birisiniz diyelim, çok da iyi bir mevkide değilsiniz, tüm gün uğraşıp didiniyorsunuz, muhatap olmak istemediğiniz kişilerle muhatap olmak zorunda bırakılıyorsunuz, yoruluyorsunuz, bazen oluyor ki hastayken bile çalışmak zorundasınız. Tüm bunlar olurken, tüm bunlar yaşanırken, sizin içinde bulunduğunuz durumu hiç kimse anlayamaz. İç dünyanızı, kafanızdan geçenleri, yorgunluğunuzu kimse bilemez. Ne iş arkadaşlarınız sizi gereğince anlar, ne de eşiniz.

De ki: "Allah size bir kötülük murat eder yahut bir rahmet dilerse, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Onlar kendileri için, Allah'tan başka ne bir dost bulabilirler ne de bir yardımcı. Ahzab Suresi, 17

Biz, bizi en çok umursayan insanlarla dost olmak, onlarla bir hayat kurmak istiyoruz ama bu bile yetmiyor. Yeterince umursanmadığımızı düşünmeye başlıyoruz zamanla. Doğru, çünkü herkesin sevdiklerinden önce ilgilenmesi gereken kendi benliği var. Belki de, bizi umursamasını, bize değer vermesini, bizimle ilgilenmesini, bize destek olmasını yanlış kişilerden bekliyoruz. Elbette insanız, başka insanlara muhtacız, fakat Rabbimiz kadar neye muhtacız ki biz? En çok Rabbimize muhtacız, zaten diğer muhtaç olduğumuz şeyleri de O veriyor. Rabbimizle baş başayız. O bir fani değildir ve kendi ihtiyaçları da yoktur bizim gibi. Başkaları bize tüm güzellikleri bahşedemez ama O bahşedebilir. Başkaları bizi dertlerimizden kurtarıp feraha çıkartamaz ama O çıkartabilir. Başkaları bizi % 100 anlayamaz ama Rabbimiz anlar. Daha sen düşünce oluşturmadan bile O senin ne düşüneceğini bilir. “Yaratan bilmez mi?” diyor ayet (Mülk Suresi, 14). Çok mantıklı, yaratan bilir. Hem de en ince ayrıntısına kadar. Akıllı telefonunuzu üreten insanların, sizce, telefonunuzla ilgili bilmedikleri herhangi bir şey olabilir mi? Olamaz, zaten kendileri üretmişler, her milimini kendileri tasarlamışlar. Yaratan biliyor demek ki yarattığını.

Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülkü yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Veli vardır ne de bir yardımcı. Bakara Suresi, 107

Hayatınızda Allah yoksa bir süre sonra her şey sıkıcı olmaya başlıyor. Çocuğunuzla, eşinizle ilgilenirsiniz ama bir müddet sonra artık yeter dersiniz. İşinizle, derslerinizle ilgilenirsiniz, bu da bir süre sonra sıkar. En sevdiğiniz yemek olsa üst üste üç gün bile yemezsiniz. O çok sevdiğimiz tatillerde bile iki gün aynı şeyleri yaptıktan sonra sıkılmaya başlıyoruz. Gez gez nereye kadar diyip dönüyoruz. Allah’ın yerini hiçbir şey dolduramıyor.

Ümit beslediğimiz insanlardan günün birinde nankörlük görebiliyoruz. Beklenmedik davranışlarla karşılaşabiliyoruz. 30 yıllık ahbaplıklar, evlilikler bile son bulabiliyor. Özenle büyütüp yetiştirdiğimiz evladımız bile bir de bakıyoruz ki büyümüş ve bizi beğenmiyor. Tabi her evlat nankör olacak diye bir şey yok. Zaten nankör olmayanı da yuva kurup kendi dünyasına bakıyor. Günün birinde ölüm geliyor ve sevdiklerimizi elimizden alıyor. Hayat bizi açıkta bırakıyor. İşte bu açıktan bizi sadece Rabbimiz kurtarabilir. Açıkta kalanlar bir bir geç vakitte Rablerine sığınıyor. Peki niye bu kadar geciktin? Hayat sana hiçbir şey öğretmedi mi? Rabbe sığınmak için illa başına kötü bir şeyin gelmesini beklemene gerek yoktu ki! İlla kocanın ölmesini niye bekliyorsun? İlla kanser olduğunda mı sığınacaksın Rabbe ve tek dost ve yardımcının O olduğunu anlayacaksın?

Allah, kuluna Kafi değil mi, yetmiyor mu? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık ona kılavuzluk edecek yoktur. Zümer Suresi, 36

“Allah kuluna yetmiyor mu?” diye soran Rabbimize cevabımız, “yetmiyor” ise, benliğimizle yüzleşmenin tam sırasıdır! Nasıl yani? Nasıl yetmez? Zaten seni de beni de Allah yarattı, O yaşatıyor, bir yardım sağlanacaksa O sağlıyor, ihtiyaçların ve isteklerin de tamamen O’nun elinde. Bu durumda?

“Allah bana yeter” demek, tek başına, mağarada, sefalet içinde, insanlardan yüz çevirerek yaşamak değildir. “Allah bana yeter, o nedenle evlenmiyorum, gezmiyorum, zeytin, peynir yemiyorum,” diyip, dünya nimetlerinden elini çekmek de değildir. Gönlün ne söylüyor? Yine O’nun nimetleriyle yaşayacaksın, ama şu farkla: O nimetleri verenden başkasının seni kurtarmayacağını bileceksin.

Allah’ın tek gerçek dost ve yardımcı olduğunu bildikten sonra, O’nun verdiği her türlü nimet, rızıklar, sağlık, güzel dostlar, evlatlar, eşimiz elbette ki kıymeti bilinecek lütuflar haline geliyor. Yeter ki, tek gerçek dost ve yardımcının eşimiz, dostumuz veya kendimiz değil de bizi Yaratan olduğu gerçeğini kafamızdan çıkarmadan, bunu hayatımıza ve gönlümüze yerleştirerek yaşayalım.





"İşte kitabım, okuyun" diyebilecek miyiz?

Kuran’a göre, din günü geldiği zaman, yani, ölüp de hep beraber dirildiğimiz gün, her birimizin eline, amel defteri olarak bilinen bir kayıt tutuşturulacak. Kısa ömrümüzün detaylı mı detaylı kaydı. Bu, Kuran’da kitap diye geçer ve bizden, kendi eserimiz olan bu kitabımızı açıp okumamız istenir.



Biz her insanın hesabını kendi boynuna dolamışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız:

Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sana kendi nefsin yeter. İsra Suresi, 13, 14

Eğer müminseniz şunu kesinlikle bilirsiniz ki, bu an mutlaka gelecek. Kendi irademizle yaşadığımız, kendi hayat kitabımızı, kendi ellerimizde göreceğiz. Boşa giden günler mi dersiniz, boş konuşmalar mı dersiniz, kötülükler mi dersiniz, hepsi orada. Söylediğimiz yalanlar, kılınmamış namazlar, tutulmamış oruçlar, verilmemiş zekatlar, onu bunu çekiştirmeler, iftiralar, bilmişlik taslamalarımız, hepsi kitabımızda satır satır yazacak. Kim bilir hesaba katmadığımız nelerle karşılaşacağız. Kim bilir yapıp yapıp da unuttuğumuz hangi olumsuz davranışlarımız çıkacak karşımıza. Ve bize, “Hesap görücü olarak sen kendine yetersin,” denecek. Yani bu, şu demek: “Bak bakalım kitabına, dünya hayatında yaptıklarına, sence nereyi hak etmişsin?”

Dünya hayatında geride bıraktığı yaşantısına güvenmeyenler için zorlu bir gün olacağı kesin. Düşünsene, her sayfada, görmek istemediğin fiillerinle, sözlerinle karşı karşıyasın. Kim o kitabı sonuna dek okumak ister ki? Yırtıp atmak, yok etmek ister. Ama nafile, sen tövbe zamanını, iyi insan olma zamanını geçeli çok olmuş, ölüp gitmişsin çoktan. Şimdi de dirildin, kalk bakalım, hesap ver! Artık kitabını mı okursun, videondan mı bakarsın, ben o kadarını bilemem, fakat şunu bilirim ki, Allah’ı umursamayan bir hayat yaşadıysan durumun vahim!

(Günahkarların, kitaplarının kendilerine sol taraftan verildikten sonraki çırpınışlarını, pişmanlıklarını ve başlarına gelecekleri görmek için, Hakka Suresi’nin 25 ile 37. ayetleri arasını okuyabilirsiniz.)

O gün bütün insanları önderleriyle birlikte çağırırız. Kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaklar. İsra Suresi, 71

Kitap ortaya konulmuştur. Günahkarların, onun içindekilerden korkup ürpererek şöyle dediklerini görürsün: "Vay başımıza! Ne biçim kitap bu! Ne küçük bırakmış ne büyük. Hepsini sayıp dökmüş!" Yapıp ettiklerini hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmiyor. Kehf Suresi, 49

Fakat bazıları da olacak ki, kitabının içeriğinden bir hayli memnun. Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayabilmiş. Dünya hayatı kendisini aldatmamış. Kitabında endişeleneceği bir sayfası olmayan.

O gün arz olunursunuz; hiçbir saklınız-gizliniz kalmaz.

Kitabı sağından verilen: "Alın kitabımı, okuyun," der.

"Kendi hesabıma kavuşacağımı sezmiştim zaten."

Artık o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir.

Hakka Suresi, 18-21

Ben aslında utanalım diye bu yazıyı yazıyorum. Çünkü düşünsenize, “Alın, kitabımı okuyun,” diyen, dünya yaşantısını Allah yolunda geçirebilmiş kaliteli müminler olabilecek demek ki din gününde. Bizse, kim bilir ağzımızdan çıkan hangi gereksiz cümlelerle, hangi boş sohbetlerle, hangi yüz kızartıcı davranışlarımızla karşılaşacağız!

Kendimizi böyle kaliteli bir mümin olarak görebiliyor muyuz, mesele budur. “İşte kitabım, okuyun,” diyebiliyor muyuz? Var mı bu konuda özgüveni olan? Ben kendime, müminliğime, takvama güveniyorum diyen? İşte asıl özgüven budur. Ben kendime devamlı soruyorum, siz de kendinize sorabilirsiniz bu soruyu: “O gün geldiğinde, işte kitabım, okuyun, diyebilecek miyim?” Yani o kitabın içi öyle güzel, hayırlı fiillerle dolu olmalı ki, Rabbimiz bizi beğenmiş, biz kendimizi beğenmişiz ve başkalarına göstermeye çalışıyoruz. Tıpkı okulu yüksek derece ile bitiren ve hak ettiği bu derecesini insanların bilmesini isteyen çalışkan öğrenciler gibi.

O zaman kitabı sağdan verilen,

Kolay bir hesapla hesaba çekilecek,

Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.

Kitabı arka tarafından verilen kimseye gelince,

Derhal yok olmayı isteyecek,

Ve alevli ateşe girecektir.

O, ailesi içinde sevinçli idi.

Asla dönmeyeceğini sanmıştı.

Hayır, Rabbi onu iyice görmekteydi.


İnşikak Suresi, 7-15