Şeytanın, "Yapıp Ettiklerimizi" Süslü Göstermesi Hakkında

Kuran, pek çok ayette, şeytanın bir şeyleri süslü göstermesinden söz eder. Eğer kafanı çalıştırmazsan, iradeni sağlamlaştırmazsan, çok rahat onun peşi sıra sürüklenebilirsin. Zaaflarımızın bizi nasıl perişan ettiğine kendimiz tanık olmuşuzdur. Tamam, bunda şeytanın suçu büyük, ama bakın ne diyor şeytan:

İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: "Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Şimdi beni kınamayı bırakın da kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Muhakkak ki zalimler için acı bir azap vardır." İbrahim Suresi, 22


Şeytan, üzerinizde bir gücüm yoktu diyor, sadece davet ettim diyor, kendinizde suç arayın diyor. Şeytan iş işten geçtikten sonra tam da bunları söylüyor (söyleyecek). Şeytanın suçu yok mu? Var, elbette var. Zaten kendisi Allah’a kafa tutmuş, kıyamete kadar kötülük için çalışan bir zavallı. Peki şeytanın suçu nereye kadar var? Şeytan, allayıp pullayıp gözümüze soktuğu şeyler için suçlu, fakat onun bu oyunlarına kandığımız için biz suçlu değil miyiz? Yukarıdaki ayete bakarsanız, göreceksiniz ki, kötülüğe çağıran bir davetçi olarak sadece şeytan cehenneme gitmemiş. Hayat boyu onun davetlerine uymuş insan ve cin şeytanları da cehennemde. Ve ne diyor şeytan? Birbirimize yardım edemeyiz artık diyor. Demek ki cehennem sadece kaypak şeytan için hazırlanmamış. Onun davetlerine cevap verenler için de hazırlanmış.

Allah'a ortaklar tanıdılar. Peki, her benliğin yaptığı işin başında duranla bunlar bir mi? De ki: "Onları isimlendirin. Yoksa siz Allah'a, yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? Yoksa, anlamsız bir laf mı ediyorsunuz?" Hayır, küfre sapanlara, tuzakları süslü gösterildi de yoldan döndürüldüler. Allah'ın şaşırttığına kılavuzluk edecek yok. 

Rad Suresi, 33

Şeytan, kandırmak için dünya hayatını süsler, insanların gerçeğe ulaşmasını engeller. Bir anda şu gelip geçici hayat sana pek çok şey vaat ediyormuş gibi olur. Dünya, sadece senden, hazdan, senin arzularından ibaretmiş gibi bir hava eser. Dünya hayatına ilişkin maddi ve manevi tüm acı ve ızdıraplar yok olmuş gibidir. Şeytan, şu an önünde görmek istemeyeceğin şeyleri sana erteletir. “Boşver çok sorgulama, yaşa işte” der, “öleceksin tamam ama şu anda yaşıyorsun, düşünme öyle şeyler” der. İşte bu an gerçeklerin üstünü örtmeye başladığın andır. Gerçekleri çöpe atarsan, şeytana uyar, sonra da onun peşinden uçuruma sürüklenirsin. Bazı insanlar kötü durumda geçim sıkıntısı çekiyor, bazıları hasta, bazıları ölüyor, bazısının morali bozuk, ama sen sakın bunları görme. Şeytan, “Sen bunları görme” diyor, “sen daha çok gençsin, hastalanmana, ölmene daha çok var. Baksana, hayat güzel, başkaları sıkıntı çekiyor olabilir ama sen çekmiyorsun, paran var, ye, iç, gez, oyna, dilediğini yap. Mesela, dünyayı dolaşmaya ne dersin? Hayat cıvıl cıvıl, hiçbir şeyi kafana takma, kendi mutluluğun için yaşa. A, bak ne kadar cici bir kız, onunla beraber olabilirsin mesela, ne dersin? Hazır yurtdışındayken paranı şu casinoda çoğaltmaya ne dersin? Hem zevkli, hem de ortam güzel. Bütün seçkin insanlar orada para kazanıyor. En güzel kıyafetleriyle, en güzel yiyecekler ve içkilerle oradalar…”  Şeytanda kandırmaca bitmez. Neye zaafın varsa süsler o onu. İçkiye zaafın varsa, o kadehteki rengarenk şemsiyeyle bile çekmeye çalışır seni. Karşı cinse zaafın varsa, bir geniş omuz, bir bakış, bir topuklu ayakkabı işini görür. Kumara düşkünsen, devamlı kumardan köşe olan insanlar olduğunu duyurur, haber verir sana. Daha fazla zengin olmayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi zevkli bulursun. Önce birazcık haz, sonra, yiyeceklere zehir katmaya ve para kazanmaya devam. Önce birazcık haz, sonra gelsin hırslar, silah ticareti, bombalar ve savaşlar. Hitler’e de, “Sen bu dünyanın liderisin, tüm dünyaya hükmedecek adamsın” diye süslemiş işte yapıp ettiğini. Hitler’e de böylesini güzel göstermiş zamanında. İşte buna benzer bir olay, Kuran’dan Firavun örneği:

Firavun dedi ki: "Ey Haman, sebeplere/yollara ulaşabilmem için bana yüksek bir kule yap!"

"Göklerin yollarına ulaşırsam, Musa'nın tanrısına da ulaşırım. Ben onun yalancı biri olduğunu düşünüyorum." Firavun'a, yaptığı işin kötülüğü bu şekilde süslü gösterildi de yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı hep kayıptadır. 

Mümin Suresi, 36 -37

İşte Allah’tan başkasına tapmayı süslü görenlerin örneği:

"Onu ve toplumunu, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde eder buldum. Şeytan onlara, yapıp ettiklerini süslü gösterip onları yoldan saptırmış. Artık doğruyu bulamazlar." Neml Suresi, 24

İlla bunu Hitler’de, Firavun’da aramaya gerek yok, işte birçoğumuzun yaptığı şey, sadece ihtiyaç anında Allah’ı hatırlayanların örneği:

İnsanlara zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haddi aşanlara, yapmakta oldukları, işte böyle süslü gösterilmiştir. Yunus Suresi, 12

İşte bizden önceki nesillerin örneği:

Yemin olsun Allah'a ki, senden önceki toplumlara da elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu o olacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.

Nahl Suresi, 63

İşte hayatın tüm zorluklarına karşın Allah’a boyun eğmeyen kibirlilerin örneği:

Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü püslü gösterdi. Enam Suresi, 43

“Yapıp ettiklerimizin süslü gösterilmesi” şöyle bir şey: Sen aslında kötü birisin, kötü fiiller sergiliyorsun, ama şeytan sana onu öyle bir süslüyor ki, sen o fiili iyi bir şeymiş gibi yapmaya devam ediyorsun. Kötü olanı iyi görmeye başlıyorsun. Zorluklar karşısında Allah’a boyun eğmemek bile çekici geliyor sana. Kibirli olduğun için kendinle gurur duyacak hale geliyorsun. Başlıyorsun Allah’a inananları aşağılamaya. Onları hor görmek sevimli bir davranış oluveriyor. Neye niyetin varsa güzel olan o oluyor. Canın nasıl davranmak istiyorsa, en güzel davranış o oluveriyor.

Dünya hayatı inkar edenlere süslü gösterilmiştir; onlar, iman sahipleriyle alay ederler. Takvaya sarılanlar, kıyamet günü onların tepelerinde olacaktır. Allah, dilediğini hesapsız bir biçimde rızıklandırır. Bakara Suresi, 212

Allah’a ve İslam’a iman etmeyen, etmeye de niyeti olmayan birine, şeytanın şunları söylediğinden eminim: “İyi ki Allah’a ve dine inanmıyorsun, bak, yoksa hayatın tadını nasıl çıkartacaktın, nasıl özgür olacaktın? Nasıl karşı cins ile birlikte olacaktın? Hem zaten şu inananların haline baksana. Cahil ve yobaz bunlar. İyisi mi sen böyle özgür özgür devam et…” Ve bu saftirik dinsizler de işlerine geldiği için bu vesveseleri ciddiye alıyor ve yaşamlarına tutarsızlıklar içinde, işlerine geldiği gibi devam ediyorlar. Kendi arzularına göre hareket ediyorlar, kendilerini aklamak için inananları aşağılıyorlar. Oysa gerçeklerin peşinden koşacak olsalar, düşüneyim, araştırayım, dürüst bir akılla olayların ardı sıra gideyim deseler, birçok şeyin zannettikleri gibi olmadığını öğreneceklerdi. Cahil ve yobaz inananlar olmasına rağmen, Allah’ın ve dinin, cahilliği ve yobazlığı değil, tam tersini, öğrenmeyi, araştırmayı ve bağnaz olmamayı öğütlediğini öğreneceklerdi. Hem Allah’a inanıp, hem Kur’an çerçevesinde yaşayıp, hem de hayattan gayet zevk alınabildiğini anlayacaklardı. Allah’ın kısıtladığı şeylerin, zaten yararımıza olmayan, zarar veren, insana kendini kaybettiren şeyler olduğunu görebileceklerdi. Ama onlar, tamamen öylesi işlerine geldiğinden, kendi yapıp ettiklerini, yani yanlış şeyleri güzel gördüler. Siz, Kuran’a uyan, inançlı, ahlaklı, düzgün dostlar ararken, bunlar da kendileri gibi “aldanmış” dostlarla oluyorlar ve durumları daha da işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Şeytana kanmış insanların arasındaysan, normalde süslü görmeyeceğin bir şeyi bile cazibeli görmeye başlarsın. Daha fazla çekici olmaya başlar her şey. Eee, madem sen gerçekleri umursamadın, düşünmeye tenezzül etmedin, iyi olanı elinin tersiyle ittin, o halde ahirette de “Beni yoldan çıkardın” diye şeytanı suçlayamazsın!

Biz onları birtakım dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı. Fussilet Suresi, 25

Müminler ise, akıllarını ve kalplerini, adil ve kibirsiz bir şekilde çalıştırabildikleri için, Kuran ayetlerini okudukları için, işlerin iç yüzünü bilirler. Allah’ın yasakladığı şeylerin yasak olmasının ne kadar isabetli olduğunu bilirler. Allah onlara olayların iç yüzünü Kuran ile öğretmektedir çünkü. Eğer O’nu dinlersen, bilirsin ki bu hayatta en mutlu olanlar Rahman’ın kullarıdır. Bilirsin ki, mutluluk karşı cins peşinde koşmakla, çok para kazanmakla olmaz. Bilirsin ki, acayip zengin olsan da, her şeyini bu dünyada bırakıp, hiçbir şeysiz gidersin. Rabbimiz, kendi hoşnutluğunu kazanmaya çalışan bir mümin ile, yaptıklarının çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş heveslerine uyanların arasını açıkça ayırıyor. Bu iki gruptakiler bir olmaz diyor. O halde biz de bu ayrımı yapmalı, şeytanın süslediği amellerin peşinden gidenlere “benzemediğimizi” yaşantımızla ispatlamalı; benzeyen kısımlar varsa da tespit edip kendimizi düzeltmenin yollarına düşmeliyiz inşallah.

Rabbinden açık bir kanıt üzere olan, amelinin çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş arzularına uyanlara benzer mi? Muhammed Suresi, 14



(Bu yazımı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/şeytanın-süslü-göstermesi-hakkında)





Biz Seni Onların Üzerine Bekçi Göndermedik

Bazıları kendi işlediği günahlara bakmadan ahlak bekçiliği yapmayı çok sever. Başkalarının yaşantısına, giyim kuşamına, eylemlerine karışayım ister. Fakat şöyle bir durum var: Eğer sen ahlak bekçisi olursan, senin ahlak bekçin kim olacak? Sen ahlak bekçiliği yapacak kıvama hangi ara geldin de milletin hayatına, kılık kıyafetine, misafirine, dışarıda dolaşmasına karışabiliyorsun? Normal zamanda içki içene, Ramazan’da da yemek yiyene saldıran kafa, bu kafa işte! Sosyal medyada, orada, burada görüp de, millete ahlak dersi veren kafayla aynı kafa! Tecavüze uğrayan kız haberine, “Gece 3’te sokakta ne işi var bu kızın? Vardır onda bir numara…” diyen, ahlaksız ahlak bekçileridir bunlar!

Kuran, içki içene saldır mı diyor? Oruçluyken karşınızda yemek yiyen olursa onları döv mü diyor? Şort giyen kadına tekme at mı diyor? Bunların hiçbirini söylemiyor. Kuran, “Dinde zorlama yoktur” diyor (Bakara Suresi, 256). Bu ne demek? Kimseye karışamazsın demek, kimseyi zorlayamazsın demek. Eğer Müslüman olduğun iddiasındaysan, İslam’a uygun davranmayanlara hiçbir şey yapamazsın. Herkesin hak ettiğinin karşılığını Rabbimiz verecek. Ahirete inanan bir insansan, mecbur ahireti, yani herkesin yapıp ettiğinin karşılıklarının verileceği günü bekleyeceksin. Bunun başka çaresi yok. Sen insanlara bekçilik yapmakla, onlara müdahalede bulunmakla Müslümanlık olur sanıyorsun, ama öyle değil! Asıl Müslümanlık, kimseye karışmamakla, kendi takvamıza bakmakla oluyor! Kuran’daki ayetler kimseyi zorlayamazsın diyor:

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın? Yunus Suresi, 99


Öyle cahil ahlak bekçilerimiz var ki, ahlakı sadece kadınların giyim kuşamından ibaret sanıyorlar! Yalancı olun, size asla karışmazlar. Dedikodu yapın, karışmazlar. Adaletsizlik yapın, ağızlarını açmazlar. Onun bunun hakkını yiyin, yine kimse bir şey demez. Ta ki, siz o taytı giyene kadar veya siz o çocukla buluşana kadar! Nasıl yani? Bu ahlak bekçilerinin ahlak diye tanımladığı şey, neden hep kadınlar üzerinden ve neden hep onların giyim kuşam ve özel hayatı üzerinden gidiyor? Kim öğretti bu ahlak anlayışını size? Peki size bu bekçilik görevini kim verdi? Hayır, tamamen cahil, adaletsiz ve ikiyüzlüsünüz!

Kuran’a göre peygamberin bile bekçilik görevi yokken bu hayatlarımızın ahlak bekçileri de kim oluyor? Kuran’a göre peygamber olsan bile kimsenin hayatına müdahale edemezsin, kimseye bir şey dayatamazsın. Koskoca peygamber, ki hepinizden daha mümindir emin olun, insanlara ayetleri tebliğ edip gidiyor, ötesine karışmıyor, ben sizin üzerinize bekçi değilim diyor. Zaten ondan önce, o peygamberi de yaratan Rabbimiz söylüyor bunu: “Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik” diyor. Bu ne demek? Ayetleri bildir ve kendi hallerine bırak demek. Çünkü Rabbimiz biliyor işin ucu bir kaçarsa tutamayacağımızı. Bugün giyimine karıştığın insanın yarın hayatına karışacaksın ve ona kim bilir Allah’ın yasaklamadığı neleri yasaklayacaksın!

Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. 
Nisa suresi, 80

Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. Biz insana, bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinip şımarır. Kendi ellerinin hazırladığından bir kötülük başlarına sarılınca, bakarsın insan, alabildiğine nankörleşmiştir. Şura Suresi, 48

Ben bu ahlak bekçiliğini büyük kibir, ikiyüzlülük ve haddini bilmezlik olarak görüyorum. Düşünsenize, hangimiz çıkıp da takva olarak kendini yeterli görüp de ahlak bekçiliğine soyunabilir? Peygamber dahi olsan böyle bir şeye soyunamazsın. İnsanlara yapabileceğin şey en fazla öğüt vermekten ibarettir. O öğüdü de ancak seni dinlemek isteyene verebilirsin.

Eğer Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin. 
Enam Suresi, 107

İşte sizlere ayetleri sunuyorum. Sizce bu arsız ahlak bekçileri bu ayetleri okumuş mudur? Hiç sanmıyorum. Kuran’ı okuyacak olursanız İslam’ın inanmayana bile ne kadar saygılı yaklaştığını daha iyi anlarsınız. Ayetleri okuyup üzerine düşündükçe; insanları zorla çarşafa sokan, zorla namaz kıldıran, onları zorla Müslüman diye kodlayan yetki sahibi insanların, ülke yöneticilerinin, Kuran’dan nasibini almamış olduklarını daha iyi anlıyorsunuz. Allah bizi böyle zalimlerin elinden korusun. Müslümanım diyen biri Müslümanım diyen bir başkasından korunmak için dua eder mi? Ediyor işte. Çünkü bir grup, Kuran’ın dediğinin aynısını diyorken; diğer grup, Kuran’a aykırı davranıyor, başka şeyleri din sanıyor ve kendi yükümlülüklerini başkalarına dayatıyor!

Tabi bu yazıdan, "herkes istediği eylemi yapsın, kimse ona karışmasın" gibi bir mana da çıkarmamak gerekir. Kuran, toplum zararına olan bazı konularda bir savunma ve cezalandırma sistemi öngörür. Toplumun huzurunu kaçıran, bozgun çıkaran kişiler hakkında, "herkes özgürdür, kimse kimseye bekçi değildir, o halde isteyen istediği zulmü de sergileyebilir" demez; bunun yerine cezalandırmayı, kötülüğe karşılık vererek savunmayı serbest bırakır, hatta bazı cezaları kendi belirler. Neye tepki gösterip neye gösteremeyeceğimizin ayrımı ise, herkesin kendini bekçi ilan etmesiyle değil, Kuran'a bakarak olur. Bununla birlikte, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan bahseden ayetleri de bu hususla ilgili değerlendirebiliriz. 

Allah, Kuran’a uyan müminleri, bu ahlaksız ahlak bekçilerinin kötülüğünden korusun.

Size Rabbinizden gerçeği gösteren deliller gelmiştir. Artık görenin yararı kendisine, körlük edenin zararı da kendisinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Enam Suresi, 104


(Bu yazıyı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/biz-seni-onlar-üzerine-bekçi-göndermedik)





Tek Gerçek Dostumuz Tek Gerçek Yardımcımız Allah

Allah’tan başka kimsemizin olmadığı ortada. Her halimizi, her sıkıntımızı bilen, sıkıntılarımıza derman olabilecek bir Rabbimiz var. Tek kurtarıcımız O. Beyaz atlı prensimiz de, babamız da, oğlumuz da bizi kurtarmayacak.

Allah’tan başka dost yok dendiği zaman, bazıları şunu düşünüyor: “Yoo, benim bir sürü kankam var, eşim var, annem var, babam var, kuzenim var…” Peki bu insanlar size en fazla ne kadar yakın olabilirler ki? En ufak bir menfaat uğruna dostlukların, akrabalık ilişkilerinin nasıl son bulduğunu yaşıyoruz, görüyoruz. Eğer gerçekten bizi seven, anlayan, düşünen, umursayan dostlarımız olsaydı dedikodu diye bir şey kalır mıydı? En çok tanıdığımız insanların dedikodusunu yapmıyor muyuz? Kim bu dedikoducular? Herkes herkesin dedikodusunu yapıyorsa bizim gerçek dostumuz kim? Eşinin bile hemcinsleriyle dedikodunu yaptığı bir hayatta dostun kim? Yoksa tek dostun bilgisayarın veya akıllı telefonun mu? Merak etme, onlar senin dostun falan değil. Şarjı bitene, bataryası sönene ya da sıkılana kadar onların dostluğu, o da paran varsa.

“Benim en iyi dostum içkim sigaram / Onlar da terk ederdi olmasa param / Canım kadar yakınım el oldu şimdi / Dünyada dost denilen kelime yalan” demiş Selami baba, boşuna mı demiş? Paran biter bitmez dost bildiklerin basıp gidiyor veya bozuşmasanız bile şartlar kötüleştiği için eskisi kadar sıkı fıkı olamıyorsunuz. Durumlar adeta bizi Allah ile olmaya, tek gerçek dost ve yardımcı olarak O’nu benimsemeye zorluyor. Tabi anlayana. Bunu anlayamadan, “şu mu benim gerçek dostum acaba, yoksa bu mu” diye debelenip, ölen de çok bu dünyada.


Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Diriltir, öldürür. Sizin için Allah dışında ne bir dost vardır ne de bir yardımcı. Tevbe Suresi, 116

Siz yerde ve gökte aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. Ankebut Suresi, 22

Mideniz rahatsızlansa size kuzeniniz mi yardım edecek, babanız mı, yoksa doktorunuz mu? Dişiniz ağrısa sizin için kimin elinden ne gelir? O çok güvendiğimiz tıp dünyası bile belirli kurallar ve bilgi çerçevesinde rahatsızlığınızı anlamaya çalışır ve o rahatsızlığı gidermek için yapılacak işlemleri yapar sadece. Gerisini Allah’a havale eder, gerisi hücrelerinize kalmıştır. Bakalım o ilaç ezanıza derman olabilecek mi? Cevap veriyorum: Allah dilerse olur. Pek çok hasta insan, hastalığı ufak da olsa ondan kurtulamayabiliyor. İlaçlar onun o sıkıntısını bir türlü çözmüyor, şifalı bitkiler de bir işe yaramıyor. Başkalarında işe yararken onda yaramıyor. Peki bu nasıl oluyor? Tamamen Allah’ın izin vermemesi ile alakalı. Zaten sıkıntıyı veren de, bitkiyi, ilacı yaratan da Allah. Doktoru yaratıp ona bilgi ulaştıran da Allah. Gel gör ki, tıp dünyası, bizi beş dakika dinler, muayene eder, reçete yazar, gönderir ve sıradaki hastayı alır. Peki burada hani nerde eş, dost, tanış? Hiçbiri yoklar. Doktorunuzun da mesaisi bitti, evine gitti.

Tıp bizi ölümden kurtaramıyor, hatta bazen acılarımızı bile dindiremiyor. Hatta bazen biz iyileşelim diye bize daha fazla acı çektiriyor. Allah’tan başka kimsenin başımızdaki sıkıntılardan bizi kurtaramayacağını anlamak için başımıza öyle çok büyük belalar gelmesine gerek yok anlayacağınız. En ufak bir tedavide bile doktorlar gereğini yapıp sizi tedavi süreci ile baş başa bırakıyorlar. Yanınızda anneniz, eşiniz, evladınız da olsa acılarınızla yapayalnızsınız.

Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kaldıracak olan başkası değil, yine O'dur. O sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu reddedecek yoktur. Kullarından dilediğini lütfuyla nasiplendirir. O çok bağışlayıcı, çok 
merhamet edicidir. Yunus Suresi, 107

Peki ya iç sıkıntılarınız? Kendi benliğinizin, iç dünyanızın derdine düştüğünüzde kim size sahip çıkıyor? Sizi % 100 anlayabilen biri var mı? En yakınım dediğiniz insanla bile anlaşamadığınız noktalar olmuyor mu? Hatta bazen, “tek dostum, onsuz yapamam” dediğiniz eşinizle bile yolları ayırabiliyorsunuz. “Babam benim her şeyimdir, onsuz olamam, o hep benimle, hep yanımda, hep bana yardımcı oluyor, her şeyime koşuyor,” diyorsun, ama bir de bakıyorsun ki, babana ecel gelmiş ve seni yüzüstü bırakıp gitmiş! Bu nasıl dostluk? Hiç Allah’ın dostluğu gibi olabilir mi? Allah bizi hiçbir zaman bırakmadı. Cenin halindeyken de yanımızdaydı, ölene kadar da bizimle, hatta dirildikten sonra da bizimle.

Siz yeryüzünde aciz bırakıcılar değilsiniz. Sizin, Allah'tan başka dostunuz da yoktur, yardımcınız da. Şura Suresi, 31

Tek gerçek dostun ve yardımcının Allah olduğunun anlaşılması, sıkıntı durumlarında daha da bariz hale geliyor. En yakınım dediğiniz insan size hiçbir yarar sağlayamıyor. Onu bırakın, siz bile kendi benliğinize yardım edemiyorsunuz. Çünkü acizliğin zirvesindeyiz hepimiz. Bir kadınsanız regl sancınızı kendi başınıza çekiyorsunuz. Ne çektiğinizi bir kendiniz biliyorsunuz. Sizin gibi başka kadınlar da sancı çekiyor ama kimin ne kadar acı çektiğini kimse bilmiyor. Kimse kimseye fayda sağlayamıyor. Allah’a dua edebilirsiniz en fazla, sancılarımı hafiflet diye.

Düşünsenize, aslında bizler bırakın en sevdiklerimize yardım ulaştırmayı, daha kendi kendimizin bile yardımcısı olamıyoruz. İstemediğimiz bin tane durum geliyor başımıza. Hangi birini uzaklaştırabiliyoruz? Benliğinden hangi olumsuzluğu uzaklaştırabiliyorsun?

De ki: "Ben kendime bile Allah'ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim.” 
Yunus Suresi, 49

De ki: "O'nun berisinden bel bağladıklarınızı çağırın; onlar, başınızdaki zorluk ve sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler." İsra Suresi, 56

Ya da bir iş yerinde çok yoğun çalışan birisiniz diyelim, çok da iyi bir mevkide değilsiniz, tüm gün uğraşıp didiniyorsunuz, muhatap olmak istemediğiniz kişilerle muhatap olmak zorunda bırakılıyorsunuz, yoruluyorsunuz, bazen oluyor ki hastayken bile çalışmak zorundasınız. Tüm bunlar olurken, tüm bunlar yaşanırken, sizin içinde bulunduğunuz durumu hiç kimse anlayamaz. İç dünyanızı, kafanızdan geçenleri, yorgunluğunuzu kimse bilemez. Ne iş arkadaşlarınız sizi gereğince anlar, ne de eşiniz.

De ki: "Allah size bir kötülük murat eder yahut bir rahmet dilerse, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Onlar kendileri için, Allah'tan başka ne bir dost bulabilirler ne de bir yardımcı. Ahzab Suresi, 17

Biz, bizi en çok umursayan insanlarla dost olmak, onlarla bir hayat kurmak istiyoruz ama bu bile yetmiyor. Yeterince umursanmadığımızı düşünmeye başlıyoruz zamanla. Doğru, çünkü herkesin sevdiklerinden önce ilgilenmesi gereken kendi benliği var. Belki de, bizi umursamasını, bize değer vermesini, bizimle ilgilenmesini, bize destek olmasını yanlış kişilerden bekliyoruz. Elbette insanız, başka insanlara muhtacız, fakat Rabbimiz kadar neye muhtacız ki biz? En çok Rabbimize muhtacız, zaten diğer muhtaç olduğumuz şeyleri de O veriyor. Rabbimizle baş başayız. O bir fani değildir ve kendi ihtiyaçları da yoktur bizim gibi. Başkaları bize tüm güzellikleri bahşedemez ama O bahşedebilir. Başkaları bizi dertlerimizden kurtarıp feraha çıkartamaz ama O çıkartabilir. Başkaları bizi % 100 anlayamaz ama Rabbimiz anlar. Daha sen düşünce oluşturmadan bile O senin ne düşüneceğini bilir. “Yaratan bilmez mi?” diyor ayet (Mülk Suresi, 14). Çok mantıklı, yaratan bilir. Hem de en ince ayrıntısına kadar. Akıllı telefonunuzu üreten insanların, sizce, telefonunuzla ilgili bilmedikleri herhangi bir şey olabilir mi? Olamaz, zaten kendileri üretmişler, her milimini kendileri tasarlamışlar. Yaratan biliyor demek ki yarattığını.

Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülkü yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Veli vardır ne de bir yardımcı. Bakara Suresi, 107

Hayatınızda Allah yoksa bir süre sonra her şey sıkıcı olmaya başlıyor. Çocuğunuzla, eşinizle ilgilenirsiniz ama bir müddet sonra artık yeter dersiniz. İşinizle, derslerinizle ilgilenirsiniz, bu da bir süre sonra sıkar. En sevdiğiniz yemek olsa üst üste üç gün bile yemezsiniz. O çok sevdiğimiz tatillerde bile iki gün aynı şeyleri yaptıktan sonra sıkılmaya başlıyoruz. Gez gez nereye kadar diyip dönüyoruz. Allah’ın yerini hiçbir şey dolduramıyor.

Ümit beslediğimiz insanlardan günün birinde nankörlük görebiliyoruz. Beklenmedik davranışlarla karşılaşabiliyoruz. 30 yıllık ahbaplıklar, evlilikler bile son bulabiliyor. Özenle büyütüp yetiştirdiğimiz evladımız bile bir de bakıyoruz ki büyümüş ve bizi beğenmiyor. Tabi her evlat nankör olacak diye bir şey yok. Zaten nankör olmayanı da yuva kurup kendi dünyasına bakıyor. Günün birinde ölüm geliyor ve sevdiklerimizi elimizden alıyor. Hayat bizi açıkta bırakıyor. İşte bu açıktan bizi sadece Rabbimiz kurtarabilir. Açıkta kalanlar bir bir geç vakitte Rablerine sığınıyor. Peki niye bu kadar geciktin? Hayat sana hiçbir şey öğretmedi mi? Rabbe sığınmak için illa başına kötü bir şeyin gelmesini beklemene gerek yoktu ki! İlla kocanın ölmesini niye bekliyorsun? İlla kanser olduğunda mı sığınacaksın Rabbe ve tek dost ve yardımcının O olduğunu anlayacaksın?

Allah, kuluna Kafi değil mi, yetmiyor mu? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık ona kılavuzluk edecek yoktur. Zümer Suresi, 36

“Allah kuluna yetmiyor mu?” diye soran Rabbimize cevabımız, “yetmiyor” ise, benliğimizle yüzleşmenin tam sırasıdır! Nasıl yani? Nasıl yetmez? Zaten seni de beni de Allah yarattı, O yaşatıyor, bir yardım sağlanacaksa O sağlıyor, ihtiyaçların ve isteklerin de tamamen O’nun elinde. Bu durumda?

“Allah bana yeter” demek, tek başına, mağarada, sefalet içinde, insanlardan yüz çevirerek yaşamak değildir. “Allah bana yeter, o nedenle evlenmiyorum, gezmiyorum, zeytin, peynir yemiyorum,” diyip, dünya nimetlerinden elini çekmek de değildir. Gönlün ne söylüyor? Yine O’nun nimetleriyle yaşayacaksın, ama şu farkla: O nimetleri verenden başkasının seni kurtarmayacağını bileceksin.

Allah’ın tek gerçek dost ve yardımcı olduğunu bildikten sonra, O’nun verdiği her türlü nimet, rızıklar, sağlık, güzel dostlar, evlatlar, eşimiz elbette ki kıymeti bilinecek lütuflar haline geliyor. Yeter ki, tek gerçek dost ve yardımcının eşimiz, dostumuz veya kendimiz değil de bizi Yaratan olduğu gerçeğini kafamızdan çıkarmadan, bunu hayatımıza ve gönlümüze yerleştirerek yaşayalım.





"İşte kitabım, okuyun" diyebilecek miyiz?

Kuran’a göre, din günü geldiği zaman, yani, ölüp de hep beraber dirildiğimiz gün, her birimizin eline, amel defteri olarak bilinen bir kayıt tutuşturulacak. Kısa ömrümüzün detaylı mı detaylı kaydı. Bu, Kuran’da kitap diye geçer ve bizden, kendi eserimiz olan bu kitabımızı açıp okumamız istenir.



Biz her insanın hesabını kendi boynuna dolamışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız:

Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sana kendi nefsin yeter. İsra Suresi, 13, 14

Eğer müminseniz şunu kesinlikle bilirsiniz ki, bu an mutlaka gelecek. Kendi irademizle yaşadığımız, kendi hayat kitabımızı, kendi ellerimizde göreceğiz. Boşa giden günler mi dersiniz, boş konuşmalar mı dersiniz, kötülükler mi dersiniz, hepsi orada. Söylediğimiz yalanlar, kılınmamış namazlar, tutulmamış oruçlar, verilmemiş zekatlar, onu bunu çekiştirmeler, iftiralar, bilmişlik taslamalarımız, hepsi kitabımızda satır satır yazacak. Kim bilir hesaba katmadığımız nelerle karşılaşacağız. Kim bilir yapıp yapıp da unuttuğumuz hangi olumsuz davranışlarımız çıkacak karşımıza. Ve bize, “Hesap görücü olarak sen kendine yetersin,” denecek. Yani bu, şu demek: “Bak bakalım kitabına, dünya hayatında yaptıklarına, sence nereyi hak etmişsin?”

Dünya hayatında geride bıraktığı yaşantısına güvenmeyenler için zorlu bir gün olacağı kesin. Düşünsene, her sayfada, görmek istemediğin fiillerinle, sözlerinle karşı karşıyasın. Kim o kitabı sonuna dek okumak ister ki? Yırtıp atmak, yok etmek ister. Ama nafile, sen tövbe zamanını, iyi insan olma zamanını geçeli çok olmuş, ölüp gitmişsin çoktan. Şimdi de dirildin, kalk bakalım, hesap ver! Artık kitabını mı okursun, videondan mı bakarsın, ben o kadarını bilemem, fakat şunu bilirim ki, Allah’ı umursamayan bir hayat yaşadıysan durumun vahim!

(Günahkarların, kitaplarının kendilerine sol taraftan verildikten sonraki çırpınışlarını, pişmanlıklarını ve başlarına gelecekleri görmek için, Hakka Suresi’nin 25 ile 37. ayetleri arasını okuyabilirsiniz.)

O gün bütün insanları önderleriyle birlikte çağırırız. Kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaklar. İsra Suresi, 71

Kitap ortaya konulmuştur. Günahkarların, onun içindekilerden korkup ürpererek şöyle dediklerini görürsün: "Vay başımıza! Ne biçim kitap bu! Ne küçük bırakmış ne büyük. Hepsini sayıp dökmüş!" Yapıp ettiklerini hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmiyor. Kehf Suresi, 49

Fakat bazıları da olacak ki, kitabının içeriğinden bir hayli memnun. Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayabilmiş. Dünya hayatı kendisini aldatmamış. Kitabında endişeleneceği bir sayfası olmayan.

O gün arz olunursunuz; hiçbir saklınız-gizliniz kalmaz.

Kitabı sağından verilen: "Alın kitabımı, okuyun," der.

"Kendi hesabıma kavuşacağımı sezmiştim zaten."

Artık o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir.

Hakka Suresi, 18-21

Ben aslında utanalım diye bu yazıyı yazıyorum. Çünkü düşünsenize, “Alın, kitabımı okuyun,” diyen, dünya yaşantısını Allah yolunda geçirebilmiş kaliteli müminler olabilecek demek ki din gününde. Bizse, kim bilir ağzımızdan çıkan hangi gereksiz cümlelerle, hangi boş sohbetlerle, hangi yüz kızartıcı davranışlarımızla karşılaşacağız!

Kendimizi böyle kaliteli bir mümin olarak görebiliyor muyuz, mesele budur. “İşte kitabım, okuyun,” diyebiliyor muyuz? Var mı bu konuda özgüveni olan? Ben kendime, müminliğime, takvama güveniyorum diyen? İşte asıl özgüven budur. Ben kendime devamlı soruyorum, siz de kendinize sorabilirsiniz bu soruyu: “O gün geldiğinde, işte kitabım, okuyun, diyebilecek miyim?” Yani o kitabın içi öyle güzel, hayırlı fiillerle dolu olmalı ki, Rabbimiz bizi beğenmiş, biz kendimizi beğenmişiz ve başkalarına göstermeye çalışıyoruz. Tıpkı okulu yüksek derece ile bitiren ve hak ettiği bu derecesini insanların bilmesini isteyen çalışkan öğrenciler gibi.

O zaman kitabı sağdan verilen,

Kolay bir hesapla hesaba çekilecek,

Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.

Kitabı arka tarafından verilen kimseye gelince,

Derhal yok olmayı isteyecek,

Ve alevli ateşe girecektir.

O, ailesi içinde sevinçli idi.

Asla dönmeyeceğini sanmıştı.

Hayır, Rabbi onu iyice görmekteydi.


İnşikak Suresi, 7-15







Allah’a Yüzümüz Tutmasa Bile, Allah’a Sığınmaktan Başka Çaremiz Yok!

Kendinizi çok değersiz hissettiğiniz hiç oldu mu? Benim çok oldu. Ama bu değersiz hissediş, genelde başkalarının beni değersiz görmesi ile alakalı değil de benim bizzat kendimi değersiz görmem ile alakalı oluyor. Peki ben niye kendimi değersiz görüyorum? Cevabı çok basit: Allah’tan uzaklaştığım için.

Allah’a doğru atılan her adımda gayet mutlu ve çelişkisiz ilerleyen bu varlık, ondan uzak bir adım atmaya görsün, hemen çelişkilerle dolu bir mutsuzluk batağına doğru batmaya başlıyor.

Hatalar işliyoruz, evet, bunu işlemeyenimiz yok, niye böyleyiz, bilmiyorum ama böyleyiz işte.

En başta şunu bir kafamıza yazalım: Kim olursak olalım, eğer Allah bizi bağışlayıp temizlemezse biz kendi kendimizi asla kurtaramayız, cennete de giremeyiz! Bunu birçok Kuran ayeti ile görebiliyoruz.


Kuran’da bir ayet vardır ki, benim devamlı aklıma gelir ve bence Kuran’ın mükemmel bir kitap olduğunun delillerindendir, Tevbe Suresi 118. ayet. Allah’ın sevmediği davranışlar sergilediğimizde, günaha bulaştığımızda, hem iç dünyamızı gözler önüne seren, hem de ondan daha fazlasını yapıp, ümit verip, yapılacak en akıllıca şeyin yine Allah’a sığınmak olduğunu söyleyen ayet.

Geride bırakılan üç kişinin de tövbesini kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, benlikleri kendilerini sıkıştırmıştı. Kendilerine Allah’tan başka bir sığınak olmadığını anlamışlardı. Sonra onlara tövbe nasip etti ki, eski hallerine dönsünler. Hiç kuşkusuz, Allah, tövbeleri çok çok kabul eden, rahmeti sınırsız olandır. Tevbe Suresi, 118

Şu ayetin güzelliğine bakın. Allah, Tevbe suresinde dönemle alakalı bir şeyler anlatırken arada böyle dehşet sözler söylüyor. Tarihselcilere kalsa bu sözler o dönem adamlarına söylendiği için hemen at çöpe gitsin! Ama yok! Bu ayet şu zamanda yaşayanların ve gelecekte yaşayacak Müslümanların o kadar çok işine yarayacak ki!

“Kendilerine Allah’tan başka bir sığınak olmadığını anladılar…” Hayatın sırrını abuk sabuk insanların boş kitaplarında aramaya gerek yok. Çünkü hayatın sırrı Kuran’da. Allah’ın öfkesinden kurtulmak için yine Allah’a sığınmaktan başka çaremiz yok.

Kuran, genel olarak battı balık yan gider kafasına karşı çıkar. Yani, “Kötülükler işledim, kötü biri oldum, sonra da bu kötülüklerden kendimi kurtaramayacağımı anlayıp ipin ucunu bıraktım,” anlayışını Kuran paramparça eder.

Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında yahut benliklerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlar da günahları için af dilerler. Günahları Allah'tan başka kim affeder ki? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.
Ali İmran Suresi, 135

Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Yanlışlarında bile bile ısrar etsen bile, tövbeni bozsan bile, hiç işlemediğin bambaşka yeni bir suç işlesen bile, hangi çukurun içerisine düşersen düş, oradan kalkmak için yine Allah’a mahkumsun. Battı balık yan gider deyip, Allah’a karşı çok suç işledim yüzüm yok deyip, Allah’tan büsbütün uzaklaşmak yerine, bir an önce O’na sığınmak çok daha karlı olacaktır, çünkü eninde sonunda sığınacağın tek kapı O olacak. Burada olmasa ahirette. Her an ölme ihtimalimizi de göz önünde bulundurduğumuzda, gerçekten en mantıklı seçenek yine yeni yeniden Allah’a sığınmak görünüyor. Yoksa, nasıl olsa suça battım diyerek şeytanın ardı sıra sürüklenmek suçumuzu artırmaktan ve Allah’a daha mahcup olmamızı sağlamaktan başka bir işe yaramayacak.

De ki: Ey nefisleri aleyhine haddini aşmış olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah, günahları tümden affeder. O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Zümer Suresi, 53

İşte ayeti gördünüz! “Eyvah, ben şimdi n’apıcam, Rabbime karşı mahcup oldum,” mu dediniz? Topla kendini, hemen Allah’a sığın, şeytanı takip ederek daha fazla vakit kaybetme! Rabbinden kaçışın yok! Her hatanla, yaptıklarınla, yapacaklarınla, her şeyinle O seni zaten biliyor! Sen de O’nun seni çok iyi bildiğini bil ve O’na sığın, af dile. Zaten af dilemekten başka ne yapabilirsin ki? Artık olan oldu.

Eğer Allah, insanları, kazandıkları yüzünden hesaba çekseydi, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar, ecelleri gelinceye kadar erteliyor. Allah, kullarını iyice görmektedir. Fatır Suresi, 45

Bu ayet gösteriyor ki, hiç kimse sütten çıkma ak kaşık değil! Fakat bu sakın size bir gevşeklik getirmesin! “Nasıl olsa herkes suçlu, ben de suçuma devam edeyim,” demeyin sakın! Allah dilediğini elbette bağışlar ama acaba seni bağışlayacak mı? İşte bundan ürpermelisin. Sence böyle art niyetli bir düşünceyle hareket edeni Allah ne kadar bağışlar, düşün taşın?

Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder. Allah'ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile sonsuza dek temize çıkamazdı. Ama Allah dilediğini arıtıp temizliyor. Allah her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor. Nur Suresi, 21

Kendimizi asla aklayamayız, ancak dilerse Rabbimiz bizi aklar. İşte ayet Allah bizi temizlemese tek kişinin bile temize çıkamayacağını söylüyor! Hiçbirimiz temiz değiliz, hepimizin kirleri var, ama en az kirli biz olabiliriz. Bunun savaşını verebiliriz. Allah’a yüzüm yok diyip de O’ndan yüz çevirmemiz, O’ndan köşe bucak kaçmamız anlamsız. Çirkinliklerimizi ancak Allah örtebilir, günahları ancak O affedebilir.

 “Ben bunca günahtan sonra bu rezil benliğimle Allah’a nasıl yönelirim,” mi diyorsun? Mecbur yöneleceksin işte! Merak etme Allah trip atmaz! Madem yüzün yok, O’nun karşısında mahcupsun, o zaman öyle bir mümin ol ki O’nun seni sevmesini sağla! Başarılmayacak bir şey değil. Peygamberlerin bile peygamber olmalarına rağmen hataları oldu ama vazgeçip Allah’a yöneldiler ve “peygamber” olmaya devam edebildiler.

Ey iman sahipleri! Allah’a karşı takva sahibi olursanız, Allah size hakla batılı/iyiyle kötüyü ayırma gücü verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, o büyük lütfun sahibidir. Enfal Suresi, 29






Kuran'da Dilimiz ile Alakalı Yasaklar (DETAYLI YAZI)

Biliyorum, ben bu yazıyı yazsam da dil ile ilgili yasaklar yine önemsenmeyecek, uygulaması zor denecek, sabırlı olması güç denecek, birçok kişi tarafından hayat eskisi gibi akıp gidecek. Ama belki kimse olmasa da 1 kişi bu yazıdan bir fayda sağlar da bu yasaklardan birkaçını hayatına geçirmeye çalışır. Hadi o da olmadı en başta ben uygularım inşallah.

Meleklere inanıyoruz, namazlardan sonra sağa sola selam vermesini biliyoruz, peki meleklerin her şeyimizi kayıt altına aldığını bilmiyor muyuz? Kitabımızın bize verildiği gün kendi kitabımızda kim bilir ne sözlerle karşılaşacağız! Ağzımızdan devamlı boş sözler çıkmış, onun bunun dedikodusunu yapıp durmuşuz, devamlı yalan söylemişiz, her sayfada gözümüze çarpan bir başka küfür, kendi zanlarımızda boğulmuşuz…

Sağında ve solunda oturmuş iki görevli, kayıt yapmaktadır. Bir söz sarfetmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zaptediverir. Kaf Suresi, 17-18

İnternette, “Banyo yaparken melekler bizi çıplak görür mü?” gibi saçma sorular aratmayı biliyoruz, peki bu soruları soranlar meleklerden sadece banyo yaparken mi çekiniyorlar? O melekler senin her şeyini kaydediyor zaten merak etme. Düşüncelerin de, fiillerin de, sözlerin de, gözlerin de kayıt altında.

Burada yazdığım yasakların hepsine kaynak olarak Kuran’ı gösteriyorum. Yani okuduğumuz kitabın önemsemeyip geçtiğimiz yasakları bunlar. Ben sadece bir araya getirmeye çalıştım. Gördüm ki, Müslümanım diyen bu toplum, örneğin namaz gibi bir emri seçmiş beğenmiş ve sadece onu yerine getirmeye çalışıyor! Anlamadan da olsa namazını yerine getirenler, başını kapatanlar otomatikman sofu oluyor! Dil ile ilgili yasakların hayattaki yeri nerede peki? Bulamazsınız, çünkü hiçbirimiz bu yasaklara uymazsak, hayatlarımızda da elbette yeri olmaz böyle yasakların! Ne var ki, İslam sadece namaz kıl demiyor. Tüm bu yazıdaki yasakları da uygulamamızı istiyor. Dili tutmak sabırla ilintili bir eylemler bütünü. İnceleyelim, bakalım inceledikçe utanacak mıyız kendimizden?

DEDİKODU YAPMAMAK, ALAY ETMEMEK, LAKAP TAKMAMAK, KÖTÜ ZANDA BULUNMAMAK, GİZLİLİKLERİ ARAŞTIRMAMAK, AYIPLAMAMAK

Önce şu iki ayeti okuyalım inşallah:

Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Ve birbirinizi ayıplamayın, birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. Hucurat Suresi, 11

Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin! Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bakın bundan iğrendiniz. Allah'tan sakının! Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır. Hucurat Suresi, 12

Sırf şu iki ayetten çıkan yasaklara bakın! Hangi birine uyuyoruz ki bunların? Merak etmeyin dostlar, kendinizi yalnız hissetmeyin, ben de uymuyorum! Ama bunları birlik olup bu yasaklara uymayalım diye anlatmıyorum, uyalım diye anlatıyorum.

Ayetler o kadar açık ki, aslında bana söyleyecek pek söz düşmüyor. Ayetlerde geçen ifadeler hepimizin bildiği şeyler. Kimse, “Alay etmek ne? Zannetmek ne? Çekiştirmek ne?” diye sormaz. Hepimiz biliyoruz ne olduğunu bunların. Ben yine de biraz anlatmaya çalışayım:

Alay etmek: Hepimizin eğlenerek yaptığı şey. Çok fırlama olduğumuz için alay etmeden duramayız biz. Karşımızdakinin meziyeti ne olursa olsun alay edecek bir şey mutlaka vardır! Karakterinde bir şey bulamazsanız yılmayın, kılık kıyafetinde veya gözünde, kaşında, boyunda, kilosunda, illaki bir şeyler vardır, dikkatli bakın! Hayatımızı alay ederek sürdürüyoruz. Başkaları da bizimle alay ediyor ama olsun, ne de olsa biz onları duymuyoruz.

Ayette kadınların alaycılığına ayrıca bir dikkat çekilmiş. Allah, kendi yarattığı kadın cinsini de en iyi bilen olduğu için böyle bir açıklamada bulunmuş. Evet, hanımlar, sizsiniz. Size diyor. Alay etmeyin diyor. Belki alay ettiğiniz sizden daha hayırlıdır diyor. Herkese diyor, ama kadınlar için bir kez daha söylüyor.

Lakap takmak: Başımıza musallat olan, üzerimize yapıştı mı, kovsan da gitmeyen birtakım takma isimler. 20 yaşında size hoşnut olmadığınız bir lakap taktıklarını düşünün. Köy gibi küçük bir yerleşim yerindesiniz. O lakapla tanınıyorsunuz ve o lakap sizinle birlikte ölene dek gelecek. Gerçekten insanın psikolojisi bozulurdu. “Peki lakap takılan kişi lakabından ve halinden memnunsa takabilir miyiz?” Ayetin burasını aslında birçok kişi “kötü lakaplar takmayın” olarak çevirmiş. O yüzden böyle bir şey bana sakıncalı gelmedi. Sanat güneşi deriz mesela. Kişinin bir kusuruyla, ırkıyla, diniyle ilgili bir isim takmak başka, mesleği ile ilgili isim takmak başka. Ayette böyle kötü bir yaftalamadan bahsediliyor diye düşünüyorum.

Kötü zanda bulunmak: Kuran, “Doğrusu da şu ki sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez. Yunus 36” diyor. İnsanlar hakkında kötü zanlarda bulunuyoruz fakat bu zanlar ne bir işimize yarıyor ne de gerçeği karşılıyor. Sadece günah almamıza yarıyor. İnsanın zandan uzak durabilmesi için daha güzel düşünebilmesi, mümin olduğunu kendisine hatırlatması gerekiyor. Kafamızın içi gerçekten zanlarla dolu. Hayatımızdaki insanları şöyle bir düşünelim, hepsi hakkında gereksiz zanlara sahip değil miyiz? En yakın bulduğumuz insanlara karşı bile kötü zanlarımızla yaklaşıyoruz. Bu zanlarımız yüzünden hayatımıza giren insanları yanlış anlayabiliyoruz, onlardan uzaklaşabiliyoruz. Hele ki bir de zanlarımız gerçek çıkmazsa pişmanlık duyuyoruz, günahını aldım diyoruz. Bu maddeleri inşallah yavaş yavaş hep birlikte aşmayı başarırız (Bazılarının da Allah’a karşı zanları vardır tabi, bu daha da beter).

Birbirimizin gizliliklerini araştırmak: Çok sevdiğimiz bir şey daha. Zaten hayırlı bir şey olsa sevmeyiz. Tam da bunu yapan magazin programlarını da çok seviyoruz. Gerekirse casus gibi iz bile süreriz ki merakımızı giderebilelim. Burnumuzu bir şeylerin içine sokmaya çok meraklıyız. Ayet “tecessüs etmeyin” diyor; yani, birbirinizin gizli yönlerini, hatalarını araştırmayın. Kuran’daki yasaklar basit aslında, genelde ne anlıyorsanız o çıkıyor (TDK’da Tecessüs: Belli etmeden kendini ilgilendirmeyen şeyleri öğrenmeye çalışma).

Dedikodu: Canımız, ciğerimiz… Onsuz asla olamayız. Kuaförler, kahvehaneler, televizyon programları, hatta Whatsapp mesajları dedikodularımızla doluyor, taşıyor, patlıyor, çatlıyor... Belli ki toplumca ortak bir karar almışız: “Dedikodu konusunu açmayalım, hepimiz yapalım işte, hepimiz yaparsak Allah da görmezden gelir,” şeklinde düşünmüş olmalıyız! Yoksa gıybet olayını böyle içli içli, böyle gönülden, böyle güzel yapabilir miydik? Sırf gıybetten oluşan televizyon programlarını ağzımız açık izleyebilir miydik? Hem Whatsapp sohbetleri ne olacaktı o zaman? Whatsapp’ta kimse kimseye bir şey yazmayacak mıydı yani? O nedenle toplumca aldığımız ortak karara göre gıybet yaptık, gıybet yapıyoruz ve gıybet yapacağız Allah nasip ederse! Hatta Müslüman bir toplum olarak bunun daha eğlenceli bir hale gelmesi için birtakım günler de organize etmeliyiz, ediyoruz da zaten! Kuru kuru gıybet de hiç çekilmiyor! Bir yerden sonra ağzı kuruyor insanın! Çayın, kurabiyen de yanında olacak ki onu bunu çekiştirmenin tadı çıksın! O kadar safız ki, beş bin yıldır aynı şeyleri konuşuyoruz, hiç yılmadık! Bari önemli şeyler konuşsaydık, ama yok, detaylara boğulmuşuz bir defa. Oysa, ayete göre, gıybet ağızda ölmüş kardeşinin etinin tadını (!) bırakmalı, kurabiye tadı değil!

İki ayetten bile bu kadar çok emir çıktı. Peki biz bunca emire nasıl uyacağız? Siz sormadan ben söyleyeyim: Benliğimizi iyileştirmeye çalışarak. Büyük bir ihtimalle bu yazıyı okur okumaz yarından itibaren alay etmeyen, dedikodu yapmayan, zanda bulunmayan kimseler olmayacağız. Bunun için önce bazı şeyleri kafada halletmek gerekiyor. Mesela bu yazıyı daha sonra tekrar okuyun. Kuran’da başka başka surelerde geçen yasakları ben bu yazıda birleştirdim. Önce insanın kendi benliğine dönüp ayetleri düşünüp taşınması gerekiyor. Ha deyince bu yasakları uygulamakta zorlanabiliriz, çünkü işin bir de alışkanlık boyutu var. Ama Allah bunları Kuran’a yazdığına göre imkansız değil belli ki. Bu yasaklar aslında müminlerden öne geçmek isteyenler için bir fırsat. Örneğin, kötü zanda bulunan bir müminseniz, zanda bulunmayan bir mümin sizden daha iyi bir mümin olmuş olur.  

Yazıklar olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne! Hümeze Suresi,1

VERDİĞİMİZ SÖZDE DURMAK

Ahdinize vefalı olun çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir. İsra Suresi, 34

Müminler emanetleri korur ve verdikleri sözleri yerine getirirler. Müminun Suresi, 8

Dille alakalı tüm bu yasakları gözetmemek aslında hepimizin hayatını zorlaştırıyor. Herkesin mümin olduğu bir dünyada her şey güzel olabilirdi ama Allah’ın yasakları önemsenmediği ve uygulanmadığı için yeryüzünde kimse kimseye güvenmez halde. Verdiği sözde durmayanlar sadece siyasetçiler değil. Birbirlerine güvenmesi gereken müminler bile birbirine güvenemez haldeler. Nedeni elbette bizim takva eksikliğimiz. Tüm insanlar sözlerinde dursalardı, hayat ne kadar da kolaylaşırdı. Alacağımızı söz verilen gün alabilirdik, söz verilen saatte işlerimiz hallolurdu, içimizde, acaba olacak mı olmayacak mı, gelecek mi gelmeyecek mi diye düşüncelere kapılmak zorunda kalmazdık. Birisiyle buluşmak için sözleşiyoruz, beş dakika bile erken gitsek, kafamızda kurmaya başlıyoruz: “Acaba gelmeyecek mi? Acaba ekildim mi?”

Bir de Allah’a verdiğimiz sözler var tabi. Allah’a söz verip sonra caymak, insana söz verip caymak gibi olmasa gerek! Allah korusun. Bunu tövbe edip sonra tövbemizi bozmak olarak da anlayabiliriz. Bir daha yapmayacağım dedik, ama sonra yaptık. Bu durumda yapılacak şey tabi ki tekrar tövbe etmektir ama sanırım artık bir de sözümüzü tutamadığımız için tövbe etmemiz ve af dilememiz de gerekecek!

Hayır, kim ahdine vefa eder, takvaya sarılırsa hiç kuşkusuz, Allah takvaya sarılanları sever. Ali İmran Suresi, 76

Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır. Ali İmran Suresi, 77

BİLGİSİZ HABER YAYMAMAK, HER DUYDUĞUNA İNANMAMAK, İFTİRA ATMAMAK

Ey inananlar! Size yoldan sapmış birisi, bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın! Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.
Hucurat Suresi, 6

Dünyanın bilgi çöplüğünde her duyduğumuza inanıyoruz, güvenilmez yerlerden gelen bir haberi herkese yayıyoruz, sonra da haber yalan çıkıyor, aldatılmışız diyoruz. Oysa biz de haberi yayarak başkalarını aldatmış olduk. Herkes yalan bir habere inandı ve belki de bu haberdeki insanlarla ilgili atıp tuttu, kötü zanlarda bulundu, dedikodu yaptı ve sonuç olarak herkes günah kazandı! Birileri de sizin iftiralarınızın kurbanı oldu! Çok acı bir şey. Haberlerin internet ile çok süratli yayılabildiği günümüzde, duyduğumuz haberlerin üstüne hemen atlamamak, haberin güvenilir bir kaynaktan gelip gelmediğine bakmak gerekiyor.

Bizim bir çırpıda su içer gibi yaptığımız zina iftirası ile ilgili bir olayı, Yüce Allah, büyük bir olay olarak anlatıyor. Zina iftirasıyla ilgili Nur Suresi’nin 11 ile 19. ayetler arasını okumanızı tavsiye ediyorum. Kuran’ın bu konuya verdiği önemi görmek için bakmalısınız. Yazı daha fazla uzamasın diye ben oradan sadece Nur Suresi 15. ayeti paylaşıyorum:

O zaman siz, onu (iftirayı) dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz ve ağızlarınızla, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi söylüyor, üstelik bunu önemsiz sanıyordunuz. Oysaki Allah katında o, çok büyük bir günahtı.

Eğer şahitleriniz yoksa bir kadına asla dil uzatamazsınız. Herhangi bir iftira bile 
bizi ne denli yaralayabilecekken, bir de iffetimizle alakalı iftiraya uğradığımızı düşünürsek bunu daha iyi anlarız.

O bir şeyden habersiz iffetli mümin kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de lanete çarptırılmışlardır. Büyük bir azap vardır onlar için.

Gün gelecek onların kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayakları, yapıp ettikleri işler hakkında kendi aleyhlerine tanıklık edecektir.

O gün Allah, onlara hak ettikleri cezayı tam verecek ve Allah'ın apaçık gerçek olduğunu bilecekler.

Nur Suresi, 23-25

Kuran’a göre, zina yapanlara -dört şahit getirilebilirse- ceza olduğu gibi, bir kadını zina ile suçlayıp şahit getiremeyenlere de ceza vardır. Hatta böylelerinin şahitlikleri bir daha asla kabul edilmez. Yani aslında Kuran’a göre; iffetli bir kadını zina yaptı diye suçluyorsak ve dört şahidimiz yoksa, o kadının değil onu zina ile suçlayanın cezalandırılması gerekiyor!

BOŞ KONUŞMAMAK

Boş yaşamayı ve haliyle boş konuşmayı yaşam gayesi edinmiş ve siz boş yaşayıp boş konuşmuyorsunuz diye sizi beğenmeyip eleştiren, kendilerine benzemenizi isteyen boş insanlarla dolu çevremiz. İnşallah Allah’ı dinler de boş insanlara uymaz, boş konuşmalarına kanmaz ve ne boş konuşur ne de boş konuşana pas veririz.

Onlar yalan yere şahitlik etmezler. Boş lakırdıya rastladıklarında onurlu bir şekilde geçip giderler. Furkan Suresi, 72

Boş lakırdıyı duyduklarında, ondan yüz çevirir şöyle derler: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun hepinize. Biz cahilleri önemsemeyiz.” Kasas Suresi, 55

“Boş konuşmaktan vazgeçiremediklerimizden misiniz?” adlı yazımı da okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/2015/11/25/bos-konusmaktan-vazgeciremediklerimizden-misiniz


YALAN SÖYLEMEMEK, KONUŞURKEN ADALETİ GÖZETMEK, YALANCI ŞAHİTLİK YAPMAMAK, YALAN YERE YEMİN ETMEMEK, YEMİNLERİ KÖTÜYE KULLANMAMAK

Yalan demek, karşımızdakini aldatmak demek. Müminler güven veren bireyler olmaları gerektiği için asla yalana başvurmamalılar. Yalanın bir ihtiyaç olduğunu söylerler, bu söz doğru olsa bile yine de yalan söylemememiz gerekiyor, çünkü Allah öyle istiyor. Uydurduğumuz ihtiyaçlara göre değil, Allah’ın belirlediği kurallara göre yol almalıyız. Yalanın ne olduğunu, nelere yol açabildiğini anlatmaya gerek yok. Bazen kendimizi kurtarmak için bazen karşımızdakini hoşnut etmek için yalan söylüyoruz. Dille ilgili dikkat edilmesi gereken çok husus var, hepsine bu yazıda değinebilmek için biraz hızlanacağım, kısa keseceğim. 

Birkaç ayet paylaşayım:

Andolsun biz, onlardan öncekilerini sınadık. Allah, özüyle sözü bir olanları elbette bilecektir. Ve O, yalancıları da elbette bilecektir. Ankebut Suresi,3

Yalanı ancak, Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalancılık edenler onların ta kendileridir. Nahl Suresi, 105

Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğrularla birlikte olun. Tevbe Suresi, 119

Artık putların pisliğinden, yalan sözden uzak durun. Hac Suresi, 30

Ey inananlar, Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin. Ahzab Suresi, 70

Kuran’da yemin konusu da ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Yeminlerle alakalı ayetlerden birkaçı şöyle:

İyilik etmenize, takvaya sarılmanıza, insanlar arasında barışı kurmanıza engel yapmak üzere Allah'ı yeminlerinize siper haline getirmeyin. Allah, her şeyi duyar, her şeyi bilir. Bakara Suresi, 224

Allah sizi, yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat, kalplerinizin kazandığı şeylerden sizi sorumlu tutar. Allah bağışlayandır, yumuşak davranandır. Bakara Suresi, 225

Yeminlerinizi aranızda hile ve aldatma aracı yapmayın; aksi halde, ayak sağlam bastıktan sonra kayar ve Allah yolundan alıkoyduğunuz için acıyı tadarsınız. Üstelik büyük bir azaba da uğrarsınız. Nahl Suresi, 94


Sizin lütuf ve imkan sahibi olanlarınız; akrabaya, çaresizlere, Allah yolunda hicret edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler, affetsinler, hoş görsünler. Allah'ın sizi affetmesini istemez misiniz? Allah, bağışlayandır, merhamet edendir. Nur Suresi, 22

Bilinçli olarak, gönülden onay vererek yaptığımız yeminlerden sorumlu tutuluyoruz (Bkz: Bakara 225).

İyiliği engellemeye yönelik yeminler etmememiz isteniyor (örneğin Nur 22).

Bir an öyle gaza geldim yemin ettim ama geldi geçti deyip yemin konusunu geçemiyoruz. Ancak kefaretini ödeyerek onlardan kurtulabiliyoruz (Bkz: Maide 89).

Yalan yere, karşımızdakini kandırma amaçlı yeminler edemiyoruz (örneğin ticarette sattığımız malın özellikleriyle ilgili gerçek dışı sözler ve yeminler).

Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun. Allah, ikisine de sizden daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın. Eğer dilinizi eğip büker yahut çekimser kalırsanız, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır. Nisa Suresi, 135

…,Konuştuğunuz zaman, yakınlarınız aleyhine de olsa, adaleti gözetin… Enam Suresi, 152

Onlar yalan yere şahitlik etmezler. Boş lakırdıya rastladıklarında onurlu bir şekilde geçip giderler. Furkan Suresi, 72

Onlar şahitliklerini dosdoğru yaparlar. Mearic Suresi, 33

Çok şükür ki, yalancı şahitliğe bile değinen bir kitabımız var. En sevdiğimiz insan aleyhine bile olsa, hatta kendi aleyhimize bile olsa gerçekleri söylemek durumundayız. Bir tanecik yalan söyleyip kurtulayım diyemeyiz. Hatta ayetlere göre, “Yalan da söylemiyim, doğru da söylemiyim, tarafsız kalayım,” bile diyemiyoruz. Doğruları söylememiz gerekiyor. Hayat boyu karşımıza çıkıp durmakta olan dil ile ilgili bu sınavları bakalım hangi müminler geçebilecek?

Yalanla ilgili şöyle de bir güzel söz var:

“Beni en çok üzen şey; bana yalan söylemen değil, bir daha sana inanmayacak olmam.”

KÜFÜRLÜ KONUŞMAMAK

Allah çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Zulme uğratılan kişi müstesna. 

Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. Nisa Suresi, 148

Ve kullarıma de ki: Sözün en güzelini söylesinler. Muhakkak ki şeytan, onların aralarını bozar. Muhakkak ki o, insana apaçık düşmandır. İsra Suresi, 53

Küfür etmeden konuşmak varken niye küfürlü konuşuruz hiç bilmem. Galiba toplumun bize dayattıklarını sorgulamadan almayı sevdiğimiz için. Bu öyle bir hal almış ki, küfürlü konuşmayanlar kınanır hale gelmiş. Bir parçamız gibi adeta küfürlerimiz. Küfürlü konuşanları severiz, küfürlü diziler filmler bizi çeker, küfür eden teyze videosunu görünce, “İşte tam bir Anadolu kadını,” der, mutlu oluruz!

Kuran öyle gerçekçi bir kitap ve İslam öyle kolaylaştırılmış bir din ki, Allah, zulme uğrayana bunun iznini dahi veriyor. Çünkü insan zulme uğradığında gerçekten kendine hakim olamayabiliyor, belki küfür etmese daha kötü bir şey yapacak, sinirle ağzından kötü sözler dökülebiliyor. Allah da bunun iznini veriyor. Fakat tabi biz zulüm gördüğümüzden ötürü değil keyfimizden küfür ediyoruz. Fakat ayette gördüğünüz gibi, Allah, bunu sevmediğini söylüyor.

Bir de düşünsenize, bazımız var gün içerisinde Allah’ın adını ağzına almaktan çok küfür ediyor. Küfür adeta bir parçası gibi olmuş, kopamıyor. Bu kadar çok sözcük içinden insanın en çok ihtiyacının olduğu lafın küfür olması çok acı. Ayrıca sen dışarıda orada burada insanların senin küfründen rahatsız olmayacaklarını nereden çıkardın ki? Söze küfürle başlayıp, küfürle bitiren ve bunu sanki hayatın bir gereğiymiş gibi göstermeye çalışanlar Allah’ın sevmediği bir şeyi yapıyorlar! Zaten bu yazıda anlattığım yasakları yerine getirmeyerek yeterince batmışız, bir de bunlara küfürlü konuşmayı eklemesek mi acaba?

“Allah, Kötü Sözün Açıklanmasını Sevmez; Güzel Konuşmamızı Buyurur” adlı yazıyı da okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/Allah kötü sözün açıklanmasını sevmez


KESİN KONUŞMAMAK, ALLAH DİLERSE DEMEK

Hiçbir şey için, ”Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım,” deme.

”Allah dilerse” şeklinde söyleyebilirsin. Unuttuğunda, Rabbini an. Ve de: ”Umarım ki Rabbim beni, bundan daha yakın bir zamanda başarıya ulaştırır.” Kehf Suresi, 23, 24

Diğerlerine göre daha kolay yapılabilir bir emir sanırım. Fakat inşallah demek kafalarda olumsuz bir çağrışım yapıyor olsa gerek, ne zaman inşallah desek karşımızdaki tarafından yanlış anlaşılıyoruz. Adama, “İnşallah gelirim,” diyorsun, “Nasıl yani gelmiyor musun?” diye cevap geliyor. Ne bilsinler inşallah demenin bir emir olduğunu. Bazen de gerçekleştirmek istemediğimiz bir teklif üzerine söyleriz bu sözü:

- Bir gün birlikte de gidelim oralara, ben de sizinle gelseydim?
- İnşallah... (Seni oralara götürmek istemiyorum yerine kibarlık olsun diye inşallah denildi)

Oysa, inşallah demek, Allah dilerse demektir ve olumsuzluk belirtmez. Şunu belirtir: Ben bir şey yapmak istiyorum, ama bu isteğim ancak Allah da isterse olur, Allah istemiyorsa olmaz. O nedenle, inşallah demeyi alışkanlık haline getirebilirsek ve bir de anlamına uygun kullanabilirsek iyi olacak. Ben konuşurken İnşallah’ı da Allah dilerse’yi de kullanıyorum.

“İnşallah’ı Maşallah’ı Var mı Yok mu?“  adlı yazıyı da okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/inşallahı maşallahı var mı yok mu

YUMUŞAK KONUŞMAK, SERT KONUŞMAMAK

Kaba davranan, sert konuşan insanlar beni de her zaman itmiştir. Ciddi bir tavır takınmak başka, sert davranarak insanları incitmek başkadır. Allah, Musa peygamberi Firavun’a gönderirken bile yumuşak konuşun diyerek gönderiyor. Muhammed peygambere de, eğer kaba biri olsaydı, çevresindeki insanların onu bırakmış olacağının haberi veriliyor. O yüzden özellikle insanları Allah’a ve dine çağıranlar yumuşak bir üslup takınarak bunu yapmalı.

"Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır, yahut ürperir." Taha Suresi, 44

Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlarla şûraya git. Bir kez azmettin mi de artık Allah'a güvenip dayan. Allah, tevekkül edenleri sever.
Ali İmran Suresi, 159

BAĞIRA ÇAĞIRA KONUŞMAMAK, SESİMİZİ ALÇALTMAK

"Yürüyüşünde doğal ol, sesini alçalt. Şu bir gerçek ki, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." Lokman Suresi, 19

Başımıza bela olmuş bir hastalık daha. Herkes gereksiz yere yüksek sesle konuşuyor veya birbirine bağırıyor. Küçüklükten beri, evladım biraz sesin çıksın diye diye bu hale getirdiler bizi. Şimdi de sesi çıkmayanları biz aynı hale getirmeye çalışıyoruz. Sessiz, sakin insanlarla karşılaşamaz hale geldik.

De ki: "İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler O'nundur. Namazında sesini yükseltme, kısma da. İkisi ortası bir yol tut." İsra Suresi, 110

Kuran’ın sırf Arapçasını öğrenip, peki ne diyor bu kitap bana diye sorgulamazsan, elbette ki üstünde mikrofon olsa bile bağıra çağıra namaz kıldırırsın! Bizim millet de zaten bağıran çağıran imamları sever. Bağıra çağıra yeri göğü inleterek namaz kıldıracaksın ki bir şeye benzesin. Mıy mıy namaz kıldırmak mı olurmuş? Sessizlikten hoşlanmıyoruz. Mescitlerde namaz kıldıran kardeşler, ne olur bağırmayın, bakın yukarıdaki ayet ne diyor…

KÖTÜ KONULAR İÇİN FISILDAŞMAMAK, GİZLİ KONUŞMAMAK

Kuran’ın ne kadar yüce bir kitap olduğunu bu yasaklarla daha iyi anlıyoruz aslında. Hayatımızın öyle noktalarına değinmiş ki, bu yasaklar uygulansaydı herkes yeryüzünde en zinde halinde dolaşır, birçok stres geride kalabilirdi. Rabbimiz, kimse kimseye rahatsızlık vermesin istiyor. Kim karşısında fısıldaşan insanlar görmek ister ki? Hem ayrıca ne fısıldaşıyor olabilirler ki bu insanlar? Konuşmalar boş olunca fısıldaşmalar dolu olacak değil ya, fısıldaşmalar da boş olacak veya günaha çağıran türden olacak elbette! Aynı ortamda bulunduğunuz koskoca insanlar bile yapıyor karşınızda bunu!

Onların gizli konuşmalarının (fısıldaşmalarının) çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emreden kimsenin konuşması hariç. Ve kim Allah rızasını istemek için bunları yaparsa, o taktirde ona “büyük mükâfat” vereceğiz. Nisa Suresi, 114

Ey iman edenler! Aranızda gizlice konuşacağınız zaman, bundan böyle, günah işlemek, düşmanlık etmek ve Peygambere karşı gelmek için fısıldaşmayın; hayır ve takva için fısıldaşın. Ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan sakının.

Fısıltı, inananları kederlendirmek için ancak şeytandan gelir. Bununla birlikte o, Allah'ın izni olmadıkça inananlara hiçbir zarar veremez. Müminler sadece Allah'a güvenip dayansınlar.

Mücadele Suresi, 9, 10

Düşünürseniz aslında dil ile alakalı yasakların insan psikolojisine ne kadar faydalı olabileceğini daha iyi anlarsınız. Kuran öyle yüce bir kitaptır ki, bizi hapse attırmayacak türden suçlardan da söz eder. Boş konuştu diye veya fısıldaştı diye kimseyi hapse attıramazsınız. Yüce Allah’ın bu yasakları biz daha iyi insanlar olabilelim ve birbirimize rahatsızlık vermeyelim diyedir. Çünkü bu emirlere uymamak gerçekten insanları rahatsız eder. Kim arkasından dedikodusu yapılsın ister ki? Ya da “Arkadaşlarımın yanından ayrıldım, şimdi kesin benim dedikoduma başlayacaklar,” duygusu güzel bir duygu mudur? Yalan söyleyip insanları aldatmak güzel midir? Onun bunun kilosuyla, boyuyla, sivilcesiyle, kıyafetiyle, hatta yaptığı işle dalga geçmek iyi midir peki? Duruşmanızda sizin aleyhinize yalancı şahitlik yapanlar görmek ister miydiniz? Hiç üst üste yalan yere yemin edip sizi kandıranlar oldu mu? Hobbit diye lakap taktıklarınız acaba gerçekten kendi dünyasında komplekse girmiş midir diye hiç düşündünüz mü? O halde bu emirlerin itaat edilmemesi, boş verilmesi gereken emirler olduklarını da nereden çıkarıyoruz?

YAPMAYACAĞIMIZ ŞEYİ SÖYLEMEMEK

Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? 

Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük suçtur. Saff Suresi, 2-3

Hani trafikte, “İnicem şimdi arabadan, şu öndekinin kırıcam ağzını burnunu!” dediniz ve bunu yapmadınız ya (çünkü bunu yapmazsınız), işte sizden bahsediyor ayet.

“2 çocuğum var demem inan seni boşarım!” dediniz ve içten içe de biliyorsunuz ki aslında eşinizi boşamak diye bir şey söz konusu bile olmayacak, işte sizden bahsediyor ayet.

Bol keseden atıp hayallerimizi gerçekmiş gibi anlatırız ya, hah işte onu yapmayın diyor!

“Taşınırken ben sana yardımcı olurum kardeşim, bizim arkadaşın kamyoneti var, merak etme,” dediniz ve taşınma günü gelince “Arkadaşın işi çıkmış kusura bakma,” dediniz ya hani, işte bu ayeti üzerinize alınabilirsiniz. Belki de size ümit bağlayan birinin hayallerini yıktınız! Belki de sizin sözlerinize güvenerek hareket eden birinin işlerini bozdunuz! Yapmayacağımız şeyi söylemeye, Rabbimiz, “büyük suç” diyor.

BİLMEDİĞİMİZ HALDE GEREKSİZ YERE TARTIŞMAMAK

Son konumuza geldik: Gereksiz yere tartışmamak. İnternetin sayesinde açıkça görebiliyoruz ki, tartışmayı çok seviyoruz. Tıpkı ayetlerde tarif edildiği gibiyiz. Eskiden çarşıda pazarda yapardık, şimdi hem çarşı pazarda hem de sosyal medya üzerinden rahat rahat tartışabiliyoruz. Bilgimiz olsun olmasın istediğimiz kişiye istediğimizi söyleyip ortadan toz olabiliyoruz.

Biz bu Kuran'da insanlar için her türlü örneği verdik. Fakat insan tartışmaya çok düşkündür. Kehf Suresi, 54

İşte siz böyle insanlarsınız! Hakkında biraz bilginiz olan şeyde çekişmeye girdiniz. Peki, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde neden tartışmaya giriyorsunuz? Allah bilir ama siz bilmezsiniz. Ali İmran Suresi, 66

"Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi." diyecekler. Şunu da diyecekler: "Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi." Gaybı taşlamaktır/bilinmeyen şey hakkında atıp tutmaktır bu. Şöyle de derler: "Yedi kişidirler, sekizincileri de köpekleridir." De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan, çok azdır." O halde, onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında hiçbir çekişmeye girme. Onlar hakkında, konuşup duranlardan hiç kimseye bir şey sorma. Kehf Suresi,22

İnsanları devamlı tartışırlarken görüyorum. En ufak bir konuda bile tartışmaya hazır bir haldeyiz. Bilgimiz olmasa dahi tartışabiliriz. Kıyametin asla bilemeyeceğimiz tarihini de tartışırız, Ashab-ı Kehf’in kaç kişi olduklarını da. Oysa Allah bilmediğimiz konularda atıp tutmayı, bizlere gaybı taşlamak olarak anlatıyor.

Dil ile ilgili yasaklar zor olabilir, ama üzerimize yazıldığına göre imkansız olmasa gerek! Biz dayanamayacağımız yasakların üstünü örteriz ya hani, işte bunca dille alakalı emri askıya almamız ve sanki yoklarmış gibi davranmamız bu yüzden. Topluca umursamıyoruz. Ama biz topluca umursamasak da, hatta yeryüzünde bir kişi dahi uygulamayacak olsa da emir yine emirdir.

Bizim genelde din konusunda yaptığımız şu: Emirlerden emir beğeniyoruz, artık karakterimize göre, mesela namaz emri olsun bu. Namaz emrini güzelce uygulamaya başlıyoruz. Buraya kadar çok güzel. Gurur duyuyoruz namaz kıldığımız için, hatta namaz kılmayanları eleştiriyoruz, “Nasıl namaz kılmazsınız, çok müthiş bir şey, kılmalısınız,” diyoruz.  Fakat namaz emrine gösterdiğimiz hassasiyetin aynısını yapmakta zorlanacağımız yasaklara gösteremiyoruz! Misal küfürlü konuşmaktan vazgeçemiyorsak veya arada bir sigara gibi bırakmayı deneyip bırakamıyorsak bu konuyu hiç açmamayı tercih ediyoruz. Doğru ya, daha kendimizi küfür etmekten vazgeçememişken başkalarını nasıl uyaralım? Bu durumda akla şu soru geliyor: Peki, namaz kılmak müthiş bir şey de, küfür etmemek müthiş bir şey değil mi? Namaz kılmak müthiş bir şey de kötü zanda bulunmamak müthiş bir şey değil mi? Yani özetle biz beğendiğimiz yasakları uyguluyoruz; beğenmediklerimizi uygulamıyoruz. “Allah’ın beğenmediğimiz yasakları” diyorum! Böyle şey olabilir mi? Allah’ın hoşlanmadığımız yasakları mı var yani? Bence hep birlikte utanalım. Mademki hep birlikte, birlik olup da tüm bu yasakları askıya aldık, o halde hep birlikte utanmalıyız!

İnsanlara iyiyi ve güzeli emredip de kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap'ı okuyup durmaktasınız. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız? Bakara Suresi, 44

Çok ilginç bir olaydır bu dil ile alakalı emir ve yasaklar. Allah, zina yapma diyor, yapmıyoruz, bu yüzden yıllarca evlenene kadar sabrediyoruz. Oruç tut diyor, yaz sıcağında, bir ay boyunca her gün 16 saat aç susuz bekliyoruz. Hırsızlık yapma diyor, yapmıyoruz, helal lokma yemek için, okullar okuyoruz, iş görüşmeleri yapıyoruz, bir iş bulup bazen haftanın 6 günü çalışıyoruz. Fakat, Allah, dedikodu yapma deyince bu emir adeta gazozdan zıplayan baloncuklar gibi uçup gidiyor! Dilimizi tutmak, oruç tutmaktan daha zor bir emir demek ki!

“Söz, ağızdan çıkmadan önce insanın esiridir; ağızdan çıktıktan sonra insan sözünün esiri olur.” diye bir söz vardır, ne kadar da bize uyan bir söz. Peki çenemizi tutmak bu kadar zor mu? Peki, zor olan yasakları uygulamayacağımızı kim söyledi ki? Kendisine namaz zor gelen de namaz mı kılmasın yani?

Bakmayın burada ahkam kestiğime, ben de dil ile yasakların birçoğuna uymuyorum, uymakta zorlanıyorum, ama uyduklarım, uymaya çalıştıklarım, sonradan sonradan uymaya başladıklarım da var. Amacım, dil ile yasakları yok sayan biri gibi olmamak! “Ya küfür ediyorum işte tamam Allah sevmez ama n’apayım?”; “Tamam, gıybeti Allah sevmez ama zaten devamlı yaptığım bir şey değil. Hem ondan bundan bahsetmeden hayat nasıl geçecek, tüm gün oturup duracak mıyız?” diyenlerden biri gibi olmamak! Tavsiye ederim, dil ile ilgili yasakları yerine getirmeye sonradan da başlayabiliyorsunuz.

Bu arada bu yasaklar dilsizler ve yazışanlar için de geçerli tabi. Dilimizi kullanmadan teknolojik cihazlarımızla onla bunla yazışarak da günah kazanabiliriz. Yani dilsizler de bu yasaklardan sorumlular, dilsizler de dedikodu yapabilirler çünkü. Arkadaşlarınızla Whatsapp’tan yazışarak da yalan söyleyebilir, gıybet edebilir, yapmayacağınız şeyleri söyleyebilir, kötü zanlarda bulunabilirsiniz. Yani bu günahları işlemek için illa dilinizi kullanmanız gerekmiyor. Aklınızla, kalbinizle, parmaklarınızla da işleyebilirsiniz aynı suçu. Hatta bırakın konuşmayı ve yazışmayı, içimizden geçen düşünceleri de arıtıp temizlememiz gerekmiyor mu zaten? Allah hepsinden haberdar değil mi? (İçinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allah, ondan sizi hesaba çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Bakara Suresi, 284) O nedenle, örneğin yazışarak gıybet ediyorsak bunun hafifletici bir sebep olacağını, gizli yazışmalarımızı Allah’tan gizleyebileceğimizi düşünmeyelim.

(Bu yazıyı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/kuran'da dilimiz ile alakalı yasaklar )