"Kuran'a Göre, Sapıtmadan İçki İçmek ve Milli Piyango Bileti Almak Serbesttir" Diyenlere, Kuran ile Cevaplar

"Sapıtmadan ve insanlara zarar vermeden içki içmek ve milli piyango bileti almak helal" diyen Müslümanların çıktığını görünce hem üzülüyor, hem de bir şeyler yazmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Bu kişilerin dediği şu: "Sapıtmadan içki içmek serbesttir, kötülük sergileyip, ona buna saldırmıyorsan, düşmanlık etmiyorsan, namazlarını kaçırmıyorsan, istersen küfelik ol, günah değildir" diyorlar. Buna ek olarak bazıları da milli piyango oynamanın da diğer kumarlardan ayrıldığı, haram olmadığı iddiasındalar. Ve bu iddialarına da kaynak olarak Kuran'ı gösteriyorlar. Önce ayetleri görelim, sonra da Kuran ışığında cevaplarımızı dile getirelim:

Ey iman edenler! İçki/uyuşturucu, kumar, tapılmak için dikilen taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan uzak durun (kaçının) ki kurtuluşa eresiniz. 

Şeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık son veriyorsunuz değil mi? 

Allah'a itaat edin, resule itaat edin ve sakının. Yüz çevirirseniz iyice bilin ki peygamberimize düşen vazife, sadece apaçık tebliğden ibarettir. Maide Suresi, 90-92 



Ayetlerden anlıyoruz ki, hamr, yani aklı örten, bozan, sarhoş edici maddeler -ki bunun içine uyuşturucular da giriyor-, kumar oynamak (milli piyango serbest diye bir ayrım yok), putlar ve fal okları yasaklanmış. Sakınmamız ve bunları bırakmamız isteniyor. İçki ve kumarın insanlar arasına kin ve düşmanlık sokacağına, onları Allah'ın zikrinden ve namazdan geri çevireceğine ayrıca dikkat çekilmiş. 92. ayette ise, Allah'ın buyruğuna uyun, sakının denmiş. Yüz çevirecek olursanız peygamber sadece tebliğini yapar diye buyurulmuş.

91. ayette, sayılan fiillerin, insanlar arasına kin ve düşmanlık sokmasından söz ediliyor. İçki ve kumarın helal olduğunu düşünenler, "Ben içiyorum, piyango alıyorum ama kin ve düşmanlık dolmuyorum, namazlarımı da kılıyorum" şeklinde bir savunmaya geçseler de, iş pek öyle görünmüyor. Çünkü o ayetten öyle bir izin çıkmıyor. "Kin ve düşmanlık dolmuyorsanız, uslu duracaksanız müstesna" denmemiş. Sadece Rabbimiz tarafından bir açıklama, bir nokta atışı yapılmış ve bu sayılanlar aranıza kin sokar, düşmanlık sokar, son verin, vazgeçin, bunlar pisliktir, denmiş. Yani, "Kumar oynadım ama karşı tarafa kinlenmedim, içki içtim ama kimseye düşman olmadım" gibi mazeretler geçerli değil. Bununla birlikte, "İçiyorum ama sarhoş olmuyorum, az içiyorum, yarım bardak içiyorum, sadece çeyrek bilet alıyorum" gibi mazeretler de geçersizdir, çünkü ayet sarhoş olmayın demiyor, bu sayılanlardan "kaçının", zira bunlar şeytanın pis işlerindendir deniyor. Bu durumda bir parmak dahi içki içmemiz meşru olmuyor. Çünkü ayetlerde, "İçin ama sarhoş olmayın" değil, "Bunlardan kaçının, son verin" deniyor.

Allah'ın dininde, kendi keyfimize göre bir şeyleri helal, bir şeyleri haram yapamayız. Canımız içki içmek istiyor, kumar oynamak istiyor diye kalkıp bunlara nasıl helaldir diyebiliriz ki? Biz bunu yaparsak, yarın da başkası kalkar zinayı helal kılar. Bir Müslüman böyle bir şeye nasıl cesaret edebilir? Yarın, öbür gün de birileri çıkıp, aynı mantıkla, zinayı helal kılsa ne cevap vereceğiz?

Dikkat ederseniz, Maide Suresi 90. ayette, "bunlardan kaçının" diyor. Yani bu maddeleri sadece içmekten değil, üretmekten, reklamını yapmaktan, satmaktan, hatta getir götürünü yapmaktan bile uzak durmalıyız. Nisa Suresi 85. ayetin uyarısını dikkate almalı ve kendimiz kullanmasak bile, kötü bir şeye aracı olmamalıyız.

Sapıtmadan içki içmenin helal olduğunu söyleyenlerin bir başka iddiası da, Maide Suresi 90. ayette sayılanlar için açıkça "haram" denmemesi. Oysa ki Kuran, her yapılmasını istemediği çirkin fiili haram ile ifade etmez. Ayet haram kelimesini kullanmıyor, ama "şeytan işi pislik" diyor. Bu söz yeterli değil mi? Kuran, birçok ayette, birçok kötü fiil için açık açık "yapmayın, etmeyin" diyor. Bu durumda biz bunların bize helal olduğunu mu düşünmeliyiz, yoksa "Rabbimiz, uzak dur, yapma, diyor" diyerek o fiillerden kaçınmalı mıyız? Örneğin, "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur (isra suresi, 32)" ayetinde zina haramdır denmiyor, yaklaşmayın, hayasızlıktır deniyor ve bu "fahşa" kelimesi ile ifade ediliyor. Böylece biz zinadan uzak durmamız gerektiğini anlayabiliyoruz. "Zina haramdır" diyecek farklı bir ayet beklentisi içine girmiyoruz.

Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: “O ikisinde de hem büyük günah hem de insanlar için faydalar vardır. Ama onların günahları, faydalarından daha büyüktür.” Bakara Suresi, 219 

Kuran, gerçekçi bir kitap olduğu için, içki ve kumarın bizler için faydalı olduğunu söyleyebiliyor. Bazı içkilerden bir miktar tüketmek sağlığımıza iyi gelebilir, bizi eğlendirebilir, kumar oynamak günün birinde bizi zengin yapabilir. Fakat bu menfaatler, içkiyi de kumarı da helal yapmaz. Ayet sadece "Bunlarda sizin için hem menfaat vardır hem de günah, ama günahı daha büyüktür" diyor. Günah vardır dediği şeyleri, çıkar da vardır dediği için helal kılması söz konusu değildir. Ayrıca, dikkat edin, o ikisinde (içki ve kumarda) "büyük günah" vardır deniyor. Yani içki ve kumar, "büyük günahlar" kategorisindedir diyebiliriz. Zaten Maide Suresi 90. ayet, bu sayılanları tamamen yasaklıyor.

Hurmalıkların meyvalarından, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır. Nahl Suresi, 67

Bu ayetten yola çıkarak, "İşte Kuran üzümlerden içki elde ettiğimizi söylüyor, demek ki içki helal" şeklinde yorumlar yapılıyor. Oysa Nahl Suresi 67. ayeti de, Bakara Suresi 219 ile aynı bağlamda değerlendirebiliriz. Yani, "Siz yeşil bitkilerden sarhoş edici bir esrar ve içilecek güzel bir çay elde edersiniz" deseydi, esrarı helal saymayacaktık. Çünkü zaten başka ayette açıkça yasaklanmış. Bununla birlikte, Nahl 67'de "hamr" kelimesinin geçmediğini, ayette geçen "sekeren" ifadesini, "şeker, hurma şerbeti, üzüm suyu, şıra" şeklinde çevirenlerin olduğunu da belirtelim.

Konuyla ilgili bir başka ayet:

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın… Nisa Suresi, 43 

İçkinin helal olduğunu düşünenler, bu ayetten yola çıkarak da, "İşte içki içenler de namaz kılabiliyormuş, demek ki içkinin helal olduğunu söyleyebiliriz" şeklinde hatalı bir yorumda bulunuyorlar. Haksızlık edip, iftira edip, kötü zanda bulunup da aynı zamanda namaz kılanlar olabildiği gibi; içki içip de namazına devam edenler olabilmektedir. Yani Allah'ın yap ve yapma dediği şeyleri bir arada yapanlar. Örneğin, hem dedikodu yapıp hem anlayarak namazını kılan birisi olabilir. Dedikodu yasak olmasına rağmen, namazda ne söylediğimizi anlamamıza engel değildir. Burada anlamadan namaz kılmamaya dikkat çekilmiş. Sarhoşken ne söylediğimizin bilincinde olmayacağımız için, "Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" denmiş. Yani bu ayetten, "Hem içki içip hem namaz kılabiliyormuşuz, demek ki içki helal" çıkarımı yapmak yanlış olacaktır. Tıpkı, hem namaz kılıp hem yalan konuşan birinin, namaz kılıyor diye yalan konuşmasının helal olmayacağı gibi.

Ve çok garip ama Maide Suresi 93. ayeti, bu konuda büyük bir delil olarak görüyorlar. Halbuki Kuran'da bazı şartlara bağlı olarak Allah'ın bizleri affedeceğini söyleyen çok ayet vardır.

İman edip güzel işler yapanlar, bundan böyle haramdan sakınıp iman ederek güzel işler yaptıkları, sonra takvalarında ve imanlarında sebat ettikleri, sonra da takvalarını daha da güzelleştirerek iyilik yaptıkları takdirde, daha önce tatmış oldukları şeylerden dolayı onlara bir günah yoktur. Çünkü Allah iyilik yapan ve iyi kulluk edenleri sever. Maide Suresi, 93

Rabbimiz, takva sahibi olanlara, geçmişte Maide Suresi 90'da belirtilen suçları işlemişlerse, günahlarını affedebileceğini söylüyor. İçkiye helal diyenler, bu ayetin, sadece geçmişi kapsamadığını, şimdiyi ve geleceği de kapsadığını iddia ediyorlar. Bu iddiaya göre, inanıp takva sahibi olursak, içkimizi de içebiliyor, kumarımızı da oynayabiliyormuşuz! Oysaki Kuran'da, bu tarz pek çok ayet vardır. Allah, bundan böyle inanıp iyi işler yapacak olanların geçmişteki hatalarını affedebileceğini, kötülüklerini iyiliğe dönüştürebileceğini söyler. Bu ayet de onun bir benzeridir. Yoksa bu ayet takva sahiplerine şarap müjdelemek için inmemiştir.

Bir örnek:

Ancak tövbe eden ve güzel bir iş yapanlar müstesna. Onların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. Furkan Suresi, 70

Kuran'da daima çirkin şeyler yasaklanmıştır, hırsızlık yapmak, zina yapmak, iftira atmak, eksik ölçüp tartmak gibi. Bir fiil yasaklar/çirkinlikler kategorisindeyse o fiil başlı başına çirkin bir iş demektir. Düşünsenize, Rabbimizin çirkin sayıp bizlere yasakladığı bazı şeyler, nasıl olup da, üstelik takva sahibi olanlarımıza helal kılınabiliyor? Haşa Rabbimiz pislik olarak gördüğü bir şeyden faydalanmamız için bize izin mi veriyor? Yani, "İçki içmeyin, kumar oynamayın, ama inanıp iyi işler yapıyorsanız, takvalıysanız bunlar size izinlidir" gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkıyor. Yani önce içki içmeyip, kumar oynamayarak takvalı oluyoruz, sonra da içki ve kumara başlayarak hem takvalı hem takvasız oluyoruz! Kuran çelişkili bir kitap değildir, yani bir ayet size zinaya yaklaşmayın derken, bir başka ayet, takva sahiplerine zina serbesttir demez. Çünkü, başlı başına "zina" eylemi, "kötü" olarak damgalıdır. Allah bizleri hiçbir zaman kötü olarak damga vurduğu bir şeye yöneltmez.

Dikkat edelim, Kuran, Maide Suresi 90. ayette sayılanlara "şeytan işi pislik" demektedir. Bu duruma göre Allah, birkaç ayet sonra şeytan işi pisliğe mi izin vermektedir? Yani önce şeytan işi pislik diyor, sonra da takvada ileri geçmiş olanlar bu pislikleri kullanabilir mi diyor? Hayır, böyle bir şey demiyor elbette. Aksine, artık son veriyorsunuz değil mi diye soruyor. Devam ediyorsak vazgeçmemizi öğütlüyor. Kitabımız, bizleri, "Bir resulün size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük taslamadınız mı? (Bakara Suresi, 87)" diyerek uyarır. Örneğin, nefsimiz içki içmeyi çok arzuluyor fakat biz Allah'ın rızasını öne alıyor ve içmiyoruz. Hatta bir mertebe daha sakınıyoruz bir süre sonra ve içki içmeyi biz de kötü görmeye başlıyoruz. "Yok bu ayetler benim nefsimin isteklerine uygun değil" diyerek kibirlenmememiz gerektiğini ve yasakları keyfimize uydurup meşrulaştırmamamız gerektiğini anlıyoruz buradan.

Sapıtmadan içki içilebileceğini iddia edenlerin bir diğer delili de cennete içki ikram edilmesi. Oysa Kuran, cennette, aklı bozmayan, sersemletmeyen, sarhoş etmeyen, tertemiz bir içkiden söz ediyor. 

Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır; bir de gümüş bilezikler takınmışlardır. Ve Rableri onlara tertemiz bir içki içirir. İnsan Suresi, 21 

Kaynaktan doldurulmuş kadehler dolandırılır çevrelerinde. 

Bembeyaz, içenlere lezzet sunan kadehler. 

Onun içinde aklı gideren bir şey yoktur. Ve onlar, ondan sarhoş olmazlar. Saffat Suresi, 45-47

Cennette hiç görmediğimiz, tatmadığımız nimetler hakkında pek bir şey söyleyemeyiz. Daha hiç görmediğimiz bir nimetin Migros'ta satılan şarapla birebir olduğunu düşünmemeliyiz. Allah, elbette ismi içki olduğu halde bizi sarhoş etmeyen bir içecek yaratabilir. Cennette buradakinden farklı bir hamr nehri olması, dünyadayken alkollü içeceklerin helal olduğu manasına nasıl gelebilir ki? Hele ki Rabbimiz bunları şeytan işi pislik olarak tanımlarken? Sapıtmadan içki içmenin helal olduğunu savunanlar, "içki haram demek Allah'a iftiradır" diyecek kadar ileri gidebiliyor ve şu ayeti delil diye sunabiliyorlar:

Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendirmeleriyle "Şu helaldir, şu da haramdır!" demeyin. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar. Nahl Suresi, 116

Oysaki aynı ayette, bir şeyler uydurup da "şu helaldir" diyene de Allah'a iftira etmeyin deniyor. Yani helali haram kılmak kadar, haramı helal kılmak da sakıncalıdır. Gel gör ki bu ayeti delil olarak kullananlar aynı ayeti kendi üzerlerine alınmıyorlar maalesef.

Müminler, Maide Suresi 90. ayette sayılanlardan da, Kuran'ın tümünde sayılan kötülüklerden de uzak durmalılar ve Rablerinden sakınmalılar. Buradayken kendimizi Migros'un içki reyonundan uzak tutabilirsek, cennette, Rabbimizin temiz ve sarhoş etmeyen içki ikramlarına layık kullar olabiliriz Allah dilerse.


(Bu yazıyı sitemizden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/kuran'a-göre-içki-ve-kumar)




Hugh Herr, Biyonik Bacaklar ve Allah'ın Yaratması


Hugh Herr, insanlığa ümit veren önemli kişilerden biri. Adam bacaklarını kaybetmiş, sonra bilim adamı olup kendine biyonik bacaklar yapmış ve söylediğine göre çok da güzel olmuş. Nasıl yapmışsa insan bedeni ile bir makineyi birleştirmiş. Biyonik bacağı, sinir sisteminden emir alır hale getirmiş.

Günlük yaşantımızda zerre umursamadığımız bacaklarımızın ne kadar büyük bir lütuf olduğunu görmek lazım. İnsanlar Allah'ın yarattığı bu et ve kemik parçasının yapayını yapmak için yırtınıyorlar. Belli ki bu bacaklarda bir tasarım var. Hugh Herr biyonik bacak tasarlıyor, ama bizim etten kemikten bacaklarımızı kimse tasarlamıyor! Nasıl oluyor bu iş?

Elbette böyle bir şey olamıyor. Herr nasıl tasarımlıyorsa, nasıl tasarımcıysa, Yaratıcı da her şeyimizi tasarımlamış. Çok basit. Biz zaten Yaratıcı'nın tasarımını taklit ediyoruz ve O'nun verdiği potansiyel ile, bilgi ile bir şeyler gerçekleştirebiliyoruz.

Mantığımız şu, unutmayın: Herr biyonik bacakları tasarlıyor, şahane bir tasarım yapıyor, hiçbirimiz o bacakların kendi kendine oluştuğunu düşünmüyoruz. Bu durumda, anne karnındaki bacakları tasarlayıp oluşturan bir Güç mü ararsınız, yoksa bunları tesadüf eseri atomlar yaptı mı dersiniz? Elbette aklını çalıştıran ve kibirden uzak her kişi ilkini tercih edecektir.

En minik bir sıkıntıda içimiz daralıp ümitsiz oluyoruz, bu adamsa dağa tırmanırken donup bacaklarını kaybediyor ve biyofizikçi oluyor. Allah korusun bizim başımıza gelse herhalde çıldırırdık. Ufacık sıkıntılarda ne kadar da ümitsiz oluyoruz, güçsüz oluyoruz. Herr bu konuda bizlere güzel bir örnek. Bir de bizim bacaklarımızın sağlam olduğunu hesaba katarsak, iyilik için ondan daha fazla çalışmamız gerekiyor.

Hugh Herr Allah’a inanıyor veya inanmıyor, inanıp inanmadığına dair bir noktaya değindiğini görmedim konuşmasında. Ama Allah'ı da çok andığını söyleyemeyeceğim. İnanç meselesi zaten onun kendi sorunudur. Fakat Herr olsun, bir başka bilim insanı olsun, bunlar ateist de olsalar, bu hiçbir şeyi değiştirmez ve bizim bunların çalışmalarından faydalanmamızı ve Allah'ın yüceliğini takdirimizi engellemez.

Ateistler de teistler de bir şeyler üretebilirler, bilim adamı olabilirler. Ama bazı insanlar var ki, bilimi kendi tekellerinde zannederler ve hem Allah'a inanıp, hem de bilim adamı olunamayacağını zannederler. Bu çok hatalı bir bakış açısıdır. Çünkü hem Allah'a iman edip, hem de bilim dünyası ile uğraşan güzel insanlar mevcuttur.

Anne karnında ancak Allah'ın bilgisi ile oluşabilen bacaklarımız, birer mucize ve nimettir. Allah'ın verdiği bilgi ve akıl ile, bacağı olmayanlara kullanışlı biyonik bacaklar tasarlamaksa yine müthiş bir güzelliktir. Merak etmeyin, Allah'ın yarattığı bacakları övüp de bu biyonik bacakları elbette kötülemeyeceğim. Çünkü biyonik bacakları da Allah yaratmıştır. Tıpkı böbreklerin ve diyaliz makinesinin asıl yaratıcısının Allah olması gibi. Bu ikisini yarıştırmayı yanlış buluyorum. “Bir tarafta, bilim insanının yarattığı fotoğraf makinesi, diğer yanda, Allah’ın yarattığı gözlerimiz” şeklinde, Allah’ın yarattığı iki şeyi yarıştırmaktan kurtulmalıyız. Gözlerimizi Allah yarattığı gibi, fotoğraf makinesini de Allah yaratmaktadır. Hepsi Allah'ın evrene bahşettiği potansiyel ile oluşuyor. Kuran, Allah’ın delillerinden olarak sadece doğa olaylarını değil, insanların yaptığı gemileri de örnek gösterir:

O'nun ayetlerindendir ki, size rahmetinden tattırsın; gemiler, buyruğu ile akıp gitsin. Lütfundan nasip arayasınız ve şükredebilesiniz diye, rüzgârları müjdeciler olarak gönderir. Rum Suresi, 46

Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir topluluk için elbette ki izler işaretler vardır. Nahl Suresi, 79

O nedenle bir kuş ile bir uçağı yarıştırmamalıyız. Kuşu yaratan da, bilimi kullanarak uçağı ortaya çıkarmamızı sağlayan da Allah’tır. Yumurtadan yeni bir canlı çıkartan da, bizi bilim öğrenmeye teşvik eden de Allah’tır. Bizler kafamızı çalıştırıp materyallerle bir şeyler tasarımlıyorsak, elbette asıl olay, bizi bir şeyler tasarımlayabilecek kapasitede yaratan Allah'ın yüceliğidir.


Sizi de yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır. Saffat Suresi, 96









Kuran'a Göre Seferi Namazı


Yolculuk halinde namaz konusunda her kafadan ses çıkarken biz Kuran'a bakalım.

Nisa suresi 103.ayette de belirtildiği gibi:

Namaz, müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur.

Kuran’da, savaş halinde bile namaz kılındığı, bir topluluğun namaz kılanları beklemesi-gözetme görevleri yapmaları, daha sonra kılmayan topluluğun kılıp kılanların aynı şekilde onları beklemeleri anlatılır (nisa 102).

Güvenliği tehdit eden bir unsur olduğunda da yürüyerek veya binek üzerinde kılınabileceğini bakara 239'dan öğreniyoruz:

Bir korku ve endişe duyarsanız yürüyerek veya binit üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuzda bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah'ı zikredin.

Ayetlerden hiçbir şekilde namazın bırakılmaması gerektiğini anlıyoruz. Allah, savaşta bile namazı erteletmemiş, kılınmasını emretmiştir. Yolculuk yapacak olanların, yolculuklarını namaz vakitlerine göre ayarlamaları gerekir. Kuran’da, oruç ibadetinin kazası varken, namazın kaza edilmesi ile ilgili bir ifade olmadığını da hatırlayalım.

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman küfre sapanların size bir kötülük etmesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah olmaz. Çünkü inkarcılar sizin için apaçık bir düşmandır. Nisa suresi, 101

Kuran, savaş gibi güvenliğin olmadığı bir zamanda bile namazı bırakın demiyor. Bildiğimiz şekilde veya yürüyerek veya bir binekte yerine getirin diyor. Güvene ulaşınca namaza devam edin eskisi gibi diyor. Bu arada, korku zamanı namaz imkanı varsa yine tam yapabilirsiniz, ayet sadece kısaltmanızda günah olmaz diyor. Namaz kısaltmaktan kasıt ise bana sorarsanız rekat olarak değil süre olarak bir kısaltma. Zaten Kuran rekat sayılarını vermiyor. Normal zamanda dileyen dilediği kadar, kıyam, rüku ve secde hareketleri ile birlikte namaz kılabiliyor.

Namazı tamamlayınca, artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Güvene kavuştuğunuzda namazı tam bir biçimde yerine getirin. Namaz, müminler üzerine vakti belirlenmiş bir farz olmuştur. Nisa suresi, 103

Bu ayetten de hem namazın vakitlerinin kuran tarafından belirlenmiş olduğunu, hem namazlardan sonra da Allah'ı anmamız gerektiğini, hem de güvene kavuşunca namazları kısaltmadan tam olarak kılmamız gerektiğini görüyoruz.

Tabi bir de 90 km. meselesi var. Kim uydurmuş, nasıl uydurmuşsa, herkese yedirmiş bu meseleyi. Bu uydurmaya göre, 90 km. yol gidenler seferi oluyor, namazı kısaltabiliyor. Yani örneğin işiniz için İstanbul içinde bile iki uzak semt arası gidip geliyorsanız, Mehmet Okuyan'ın dediği gibi her gün seferi oluyorsunuz bu mantığa göre. Ama ne yazık ki 89 km. yol giderseniz namazı uzun kılmak zorundasınız…

Tabi ki Kuran'da böyle bir şey yok. İlgili ayetleri yukarıda paylaştık. Zaten bu konudan söz edenler ayetlerden değil uyduruk rivayetlerden delil getirebilirler ancak.

Yani güvenliğiniz tehdit altındaysa, bir tehlike, bir savaş durumu varsa, namazı kısaltabilir ve yürüyerek veya binek üstünde kılabilirsiniz. Bunun dışında namazları vaktinde yerine getirmekle yükümlüyüz.


Bu yazıyı siteden oku: http://allahateslim.com/seferi namazı






Şeytanın, "Yapıp Ettiklerimizi" Süslü Göstermesi Hakkında

Kuran, pek çok ayette, şeytanın bir şeyleri süslü göstermesinden söz eder. Eğer kafanı çalıştırmazsan, iradeni sağlamlaştırmazsan, çok rahat onun peşi sıra sürüklenebilirsin. Zaaflarımızın bizi nasıl perişan ettiğine kendimiz tanık olmuşuzdur. Tamam, bunda şeytanın suçu büyük, ama bakın ne diyor şeytan:

İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: "Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Şimdi beni kınamayı bırakın da kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Muhakkak ki zalimler için acı bir azap vardır." İbrahim Suresi, 22


Şeytan, üzerinizde bir gücüm yoktu diyor, sadece davet ettim diyor, kendinizde suç arayın diyor. Şeytan iş işten geçtikten sonra tam da bunları söylüyor (söyleyecek). Şeytanın suçu yok mu? Var, elbette var. Zaten kendisi Allah’a kafa tutmuş, kıyamete kadar kötülük için çalışan bir zavallı. Peki şeytanın suçu nereye kadar var? Şeytan, allayıp pullayıp gözümüze soktuğu şeyler için suçlu, fakat onun bu oyunlarına kandığımız için biz suçlu değil miyiz? Yukarıdaki ayete bakarsanız, göreceksiniz ki, kötülüğe çağıran bir davetçi olarak sadece şeytan cehenneme gitmemiş. Hayat boyu onun davetlerine uymuş insan ve cin şeytanları da cehennemde. Ve ne diyor şeytan? Birbirimize yardım edemeyiz artık diyor. Demek ki cehennem sadece kaypak şeytan için hazırlanmamış. Onun davetlerine cevap verenler için de hazırlanmış.

Allah'a ortaklar tanıdılar. Peki, her benliğin yaptığı işin başında duranla bunlar bir mi? De ki: "Onları isimlendirin. Yoksa siz Allah'a, yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? Yoksa, anlamsız bir laf mı ediyorsunuz?" Hayır, küfre sapanlara, tuzakları süslü gösterildi de yoldan döndürüldüler. Allah'ın şaşırttığına kılavuzluk edecek yok. 

Rad Suresi, 33

Şeytan, kandırmak için dünya hayatını süsler, insanların gerçeğe ulaşmasını engeller. Bir anda şu gelip geçici hayat sana pek çok şey vaat ediyormuş gibi olur. Dünya, sadece senden, hazdan, senin arzularından ibaretmiş gibi bir hava eser. Dünya hayatına ilişkin maddi ve manevi tüm acı ve ızdıraplar yok olmuş gibidir. Şeytan, şu an önünde görmek istemeyeceğin şeyleri sana erteletir. “Boşver çok sorgulama, yaşa işte” der, “öleceksin tamam ama şu anda yaşıyorsun, düşünme öyle şeyler” der. İşte bu an gerçeklerin üstünü örtmeye başladığın andır. Gerçekleri çöpe atarsan, şeytana uyar, sonra da onun peşinden uçuruma sürüklenirsin. Bazı insanlar kötü durumda geçim sıkıntısı çekiyor, bazıları hasta, bazıları ölüyor, bazısının morali bozuk, ama sen sakın bunları görme. Şeytan, “Sen bunları görme” diyor, “sen daha çok gençsin, hastalanmana, ölmene daha çok var. Baksana, hayat güzel, başkaları sıkıntı çekiyor olabilir ama sen çekmiyorsun, paran var, ye, iç, gez, oyna, dilediğini yap. Mesela, dünyayı dolaşmaya ne dersin? Hayat cıvıl cıvıl, hiçbir şeyi kafana takma, kendi mutluluğun için yaşa. A, bak ne kadar cici bir kız, onunla beraber olabilirsin mesela, ne dersin? Hazır yurtdışındayken paranı şu casinoda çoğaltmaya ne dersin? Hem zevkli, hem de ortam güzel. Bütün seçkin insanlar orada para kazanıyor. En güzel kıyafetleriyle, en güzel yiyecekler ve içkilerle oradalar…”  Şeytanda kandırmaca bitmez. Neye zaafın varsa süsler o onu. İçkiye zaafın varsa, o kadehteki rengarenk şemsiyeyle bile çekmeye çalışır seni. Karşı cinse zaafın varsa, bir geniş omuz, bir bakış, bir topuklu ayakkabı işini görür. Kumara düşkünsen, devamlı kumardan köşe olan insanlar olduğunu duyurur, haber verir sana. Daha fazla zengin olmayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi zevkli bulursun. Önce birazcık haz, sonra, yiyeceklere zehir katmaya ve para kazanmaya devam. Önce birazcık haz, sonra gelsin hırslar, silah ticareti, bombalar ve savaşlar. Hitler’e de, “Sen bu dünyanın liderisin, tüm dünyaya hükmedecek adamsın” diye süslemiş işte yapıp ettiğini. Hitler’e de böylesini güzel göstermiş zamanında. İşte buna benzer bir olay, Kuran’dan Firavun örneği:

Firavun dedi ki: "Ey Haman, sebeplere/yollara ulaşabilmem için bana yüksek bir kule yap!"

"Göklerin yollarına ulaşırsam, Musa'nın tanrısına da ulaşırım. Ben onun yalancı biri olduğunu düşünüyorum." Firavun'a, yaptığı işin kötülüğü bu şekilde süslü gösterildi de yoldan saptırıldı. Firavun'un tuzağı hep kayıptadır. 

Mümin Suresi, 36 -37

İşte Allah’tan başkasına tapmayı süslü görenlerin örneği:

"Onu ve toplumunu, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde eder buldum. Şeytan onlara, yapıp ettiklerini süslü gösterip onları yoldan saptırmış. Artık doğruyu bulamazlar." Neml Suresi, 24

İlla bunu Hitler’de, Firavun’da aramaya gerek yok, işte birçoğumuzun yaptığı şey, sadece ihtiyaç anında Allah’ı hatırlayanların örneği:

İnsanlara zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haddi aşanlara, yapmakta oldukları, işte böyle süslü gösterilmiştir. Yunus Suresi, 12

İşte bizden önceki nesillerin örneği:

Yemin olsun Allah'a ki, senden önceki toplumlara da elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu o olacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.

Nahl Suresi, 63

İşte hayatın tüm zorluklarına karşın Allah’a boyun eğmeyen kibirlilerin örneği:

Zorluğumuz kendilerine gelip çattığında bir sığınabilselerdi! Ne yazık ki kalpleri katılaştı; şeytan, yapmakta olduklarını onlara süslü püslü gösterdi. Enam Suresi, 43

“Yapıp ettiklerimizin süslü gösterilmesi” şöyle bir şey: Sen aslında kötü birisin, kötü fiiller sergiliyorsun, ama şeytan sana onu öyle bir süslüyor ki, sen o fiili iyi bir şeymiş gibi yapmaya devam ediyorsun. Kötü olanı iyi görmeye başlıyorsun. Zorluklar karşısında Allah’a boyun eğmemek bile çekici geliyor sana. Kibirli olduğun için kendinle gurur duyacak hale geliyorsun. Başlıyorsun Allah’a inananları aşağılamaya. Onları hor görmek sevimli bir davranış oluveriyor. Neye niyetin varsa güzel olan o oluyor. Canın nasıl davranmak istiyorsa, en güzel davranış o oluveriyor.

Dünya hayatı inkar edenlere süslü gösterilmiştir; onlar, iman sahipleriyle alay ederler. Takvaya sarılanlar, kıyamet günü onların tepelerinde olacaktır. Allah, dilediğini hesapsız bir biçimde rızıklandırır. Bakara Suresi, 212

Allah’a ve İslam’a iman etmeyen, etmeye de niyeti olmayan birine, şeytanın şunları söylediğinden eminim: “İyi ki Allah’a ve dine inanmıyorsun, bak, yoksa hayatın tadını nasıl çıkartacaktın, nasıl özgür olacaktın? Nasıl karşı cins ile birlikte olacaktın? Hem zaten şu inananların haline baksana. Cahil ve yobaz bunlar. İyisi mi sen böyle özgür özgür devam et…” Ve bu saftirik dinsizler de işlerine geldiği için bu vesveseleri ciddiye alıyor ve yaşamlarına tutarsızlıklar içinde, işlerine geldiği gibi devam ediyorlar. Kendi arzularına göre hareket ediyorlar, kendilerini aklamak için inananları aşağılıyorlar. Oysa gerçeklerin peşinden koşacak olsalar, düşüneyim, araştırayım, dürüst bir akılla olayların ardı sıra gideyim deseler, birçok şeyin zannettikleri gibi olmadığını öğreneceklerdi. Cahil ve yobaz inananlar olmasına rağmen, Allah’ın ve dinin, cahilliği ve yobazlığı değil, tam tersini, öğrenmeyi, araştırmayı ve bağnaz olmamayı öğütlediğini öğreneceklerdi. Hem Allah’a inanıp, hem Kur’an çerçevesinde yaşayıp, hem de hayattan gayet zevk alınabildiğini anlayacaklardı. Allah’ın kısıtladığı şeylerin, zaten yararımıza olmayan, zarar veren, insana kendini kaybettiren şeyler olduğunu görebileceklerdi. Ama onlar, tamamen öylesi işlerine geldiğinden, kendi yapıp ettiklerini, yani yanlış şeyleri güzel gördüler. Siz, Kuran’a uyan, inançlı, ahlaklı, düzgün dostlar ararken, bunlar da kendileri gibi “aldanmış” dostlarla oluyorlar ve durumları daha da işin içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Şeytana kanmış insanların arasındaysan, normalde süslü görmeyeceğin bir şeyi bile cazibeli görmeye başlarsın. Daha fazla çekici olmaya başlar her şey. Eee, madem sen gerçekleri umursamadın, düşünmeye tenezzül etmedin, iyi olanı elinin tersiyle ittin, o halde ahirette de “Beni yoldan çıkardın” diye şeytanı suçlayamazsın!

Biz onları birtakım dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı. Fussilet Suresi, 25

Müminler ise, akıllarını ve kalplerini, adil ve kibirsiz bir şekilde çalıştırabildikleri için, Kuran ayetlerini okudukları için, işlerin iç yüzünü bilirler. Allah’ın yasakladığı şeylerin yasak olmasının ne kadar isabetli olduğunu bilirler. Allah onlara olayların iç yüzünü Kuran ile öğretmektedir çünkü. Eğer O’nu dinlersen, bilirsin ki bu hayatta en mutlu olanlar Rahman’ın kullarıdır. Bilirsin ki, mutluluk karşı cins peşinde koşmakla, çok para kazanmakla olmaz. Bilirsin ki, acayip zengin olsan da, her şeyini bu dünyada bırakıp, hiçbir şeysiz gidersin. Rabbimiz, kendi hoşnutluğunu kazanmaya çalışan bir mümin ile, yaptıklarının çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş heveslerine uyanların arasını açıkça ayırıyor. Bu iki gruptakiler bir olmaz diyor. O halde biz de bu ayrımı yapmalı, şeytanın süslediği amellerin peşinden gidenlere “benzemediğimizi” yaşantımızla ispatlamalı; benzeyen kısımlar varsa da tespit edip kendimizi düzeltmenin yollarına düşmeliyiz inşallah.

Rabbinden açık bir kanıt üzere olan, amelinin çirkinliği kendisine süslü gösterilip de boş arzularına uyanlara benzer mi? Muhammed Suresi, 14

Bilin ki, Allah'ın resulü içinizdedir. Eğer o çoğu işte size uysaydı, gerçekten zorlukla karşılaşır, sıkıntıya düşerdiniz. Ama Allah, imanı size sevdirmiş ve onu gönüllerinizde süslemiştir. Ve size küfrü, kötülüğü ve isyanı çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. Hucurat Suresi, 7

(Bu yazımı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/şeytanın-süslü-göstermesi-hakkında)





Biz Seni Onların Üzerine Bekçi Göndermedik

Bazıları kendi işlediği günahlara bakmadan ahlak bekçiliği yapmayı çok sever. Başkalarının yaşantısına, giyim kuşamına, eylemlerine karışayım ister. Fakat şöyle bir durum var: Eğer sen ahlak bekçisi olursan, senin ahlak bekçin kim olacak? Sen ahlak bekçiliği yapacak kıvama hangi ara geldin de milletin hayatına, kılık kıyafetine, misafirine, dışarıda dolaşmasına karışabiliyorsun? Normal zamanda içki içene, Ramazan’da da yemek yiyene saldıran kafa, bu kafa işte! Sosyal medyada, orada, burada görüp de, millete ahlak dersi veren kafayla aynı kafa! Tecavüze uğrayan kız haberine, “Gece 3’te sokakta ne işi var bu kızın? Vardır onda bir numara…” diyen, ahlaksız ahlak bekçileridir bunlar!

Kuran, içki içene saldır mı diyor? Oruçluyken karşınızda yemek yiyen olursa onları döv mü diyor? Şort giyen kadına tekme at mı diyor? Bunların hiçbirini söylemiyor. Kuran, “Dinde zorlama yoktur” diyor (Bakara Suresi, 256). Bu ne demek? Kimseye karışamazsın demek, kimseyi zorlayamazsın demek. Eğer Müslüman olduğun iddiasındaysan, İslam’a uygun davranmayanlara hiçbir şey yapamazsın. Herkesin hak ettiğinin karşılığını Rabbimiz verecek. Ahirete inanan bir insansan, mecbur ahireti, yani herkesin yapıp ettiğinin karşılıklarının verileceği günü bekleyeceksin. Bunun başka çaresi yok. Sen insanlara bekçilik yapmakla, onlara müdahalede bulunmakla Müslümanlık olur sanıyorsun, ama öyle değil! Asıl Müslümanlık, kimseye karışmamakla, kendi takvamıza bakmakla oluyor! Kuran’daki ayetler kimseyi zorlayamazsın diyor:

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın? Yunus Suresi, 99


Öyle cahil ahlak bekçilerimiz var ki, ahlakı sadece kadınların giyim kuşamından ibaret sanıyorlar! Yalancı olun, size asla karışmazlar. Dedikodu yapın, karışmazlar. Adaletsizlik yapın, ağızlarını açmazlar. Onun bunun hakkını yiyin, yine kimse bir şey demez. Ta ki, siz o taytı giyene kadar veya siz o çocukla buluşana kadar! Nasıl yani? Bu ahlak bekçilerinin ahlak diye tanımladığı şey, neden hep kadınlar üzerinden ve neden hep onların giyim kuşam ve özel hayatı üzerinden gidiyor? Kim öğretti bu ahlak anlayışını size? Peki size bu bekçilik görevini kim verdi? Hayır, tamamen cahil, adaletsiz ve ikiyüzlüsünüz!

Kuran’a göre peygamberin bile bekçilik görevi yokken bu hayatlarımızın ahlak bekçileri de kim oluyor? Kuran’a göre peygamber olsan bile kimsenin hayatına müdahale edemezsin, kimseye bir şey dayatamazsın. Koskoca peygamber, ki hepinizden daha mümindir emin olun, insanlara ayetleri tebliğ edip gidiyor, ötesine karışmıyor, ben sizin üzerinize bekçi değilim diyor. Zaten ondan önce, o peygamberi de yaratan Rabbimiz söylüyor bunu: “Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik” diyor. Bu ne demek? Ayetleri bildir ve kendi hallerine bırak demek. Çünkü Rabbimiz biliyor işin ucu bir kaçarsa tutamayacağımızı. Bugün giyimine karıştığın insanın yarın hayatına karışacaksın ve ona kim bilir Allah’ın yasaklamadığı neleri yasaklayacaksın!

Resule itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. 
Nisa suresi, 80

Eğer yüz çevirirlerse, biz seni onlar üzerine bekçi göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başkası değildir. Biz insana, bizden bir rahmet tattırdığımızda, onunla sevinip şımarır. Kendi ellerinin hazırladığından bir kötülük başlarına sarılınca, bakarsın insan, alabildiğine nankörleşmiştir. Şura Suresi, 48

Ben bu ahlak bekçiliğini büyük kibir, ikiyüzlülük ve haddini bilmezlik olarak görüyorum. Düşünsenize, hangimiz çıkıp da takva olarak kendini yeterli görüp de ahlak bekçiliğine soyunabilir? Peygamber dahi olsan böyle bir şeye soyunamazsın. İnsanlara yapabileceğin şey en fazla öğüt vermekten ibarettir. O öğüdü de ancak seni dinlemek isteyene verebilirsin.

Eğer Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin. 
Enam Suresi, 107

İşte sizlere ayetleri sunuyorum. Sizce bu arsız ahlak bekçileri bu ayetleri okumuş mudur? Hiç sanmıyorum. Kuran’ı okuyacak olursanız İslam’ın inanmayana bile ne kadar saygılı yaklaştığını daha iyi anlarsınız. Ayetleri okuyup üzerine düşündükçe; insanları zorla çarşafa sokan, zorla namaz kıldıran, onları zorla Müslüman diye kodlayan yetki sahibi insanların, ülke yöneticilerinin, Kuran’dan nasibini almamış olduklarını daha iyi anlıyorsunuz. Allah bizi böyle zalimlerin elinden korusun. Müslümanım diyen biri Müslümanım diyen bir başkasından korunmak için dua eder mi? Ediyor işte. Çünkü bir grup, Kuran’ın dediğinin aynısını diyorken; diğer grup, Kuran’a aykırı davranıyor, başka şeyleri din sanıyor ve kendi yükümlülüklerini başkalarına dayatıyor!

Tabi bu yazıdan, "herkes istediği eylemi yapsın, kimse ona karışmasın" gibi bir mana da çıkarmamak gerekir. Kuran, toplum zararına olan bazı konularda bir savunma ve cezalandırma sistemi öngörür. Toplumun huzurunu kaçıran, bozgun çıkaran kişiler hakkında, "herkes özgürdür, kimse kimseye bekçi değildir, o halde isteyen istediği zulmü de sergileyebilir" demez; bunun yerine cezalandırmayı, kötülüğe karşılık vererek savunmayı serbest bırakır, hatta bazı cezaları kendi belirler. Neye tepki gösterip neye gösteremeyeceğimizin ayrımı ise, herkesin kendini bekçi ilan etmesiyle değil, Kuran'a bakarak olur. Bununla birlikte, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan bahseden ayetleri de bu hususla ilgili değerlendirebiliriz. 

Allah, Kuran’a uyan müminleri, bu ahlaksız ahlak bekçilerinin kötülüğünden korusun.

Size Rabbinizden gerçeği gösteren deliller gelmiştir. Artık görenin yararı kendisine, körlük edenin zararı da kendisinedir. Ben sizin üzerinize bekçi değilim. Enam Suresi, 104


(Bu yazıyı sitemden de okuyabilirsiniz: http://allahateslim.com/biz-seni-onlar-üzerine-bekçi-göndermedik)





Tek Gerçek Dostumuz Tek Gerçek Yardımcımız Allah

Allah’tan başka kimsemizin olmadığı ortada. Her halimizi, her sıkıntımızı bilen, sıkıntılarımıza derman olabilecek bir Rabbimiz var. Tek kurtarıcımız O. Beyaz atlı prensimiz de, babamız da, oğlumuz da bizi kurtarmayacak.

Allah’tan başka dost yok dendiği zaman, bazıları şunu düşünüyor: “Yoo, benim bir sürü kankam var, eşim var, annem var, babam var, kuzenim var…” Peki bu insanlar size en fazla ne kadar yakın olabilirler ki? En ufak bir menfaat uğruna dostlukların, akrabalık ilişkilerinin nasıl son bulduğunu yaşıyoruz, görüyoruz. Eğer gerçekten bizi seven, anlayan, düşünen, umursayan dostlarımız olsaydı dedikodu diye bir şey kalır mıydı? En çok tanıdığımız insanların dedikodusunu yapmıyor muyuz? Kim bu dedikoducular? Herkes herkesin dedikodusunu yapıyorsa bizim gerçek dostumuz kim? Eşinin bile hemcinsleriyle dedikodunu yaptığı bir hayatta dostun kim? Yoksa tek dostun bilgisayarın veya akıllı telefonun mu? Merak etme, onlar senin dostun falan değil. Şarjı bitene, bataryası sönene ya da sıkılana kadar onların dostluğu, o da paran varsa.

“Benim en iyi dostum içkim sigaram / Onlar da terk ederdi olmasa param / Canım kadar yakınım el oldu şimdi / Dünyada dost denilen kelime yalan” demiş Selami baba, boşuna mı demiş? Paran biter bitmez dost bildiklerin basıp gidiyor veya bozuşmasanız bile şartlar kötüleştiği için eskisi kadar sıkı fıkı olamıyorsunuz. Durumlar adeta bizi Allah ile olmaya, tek gerçek dost ve yardımcı olarak O’nu benimsemeye zorluyor. Tabi anlayana. Bunu anlayamadan, “şu mu benim gerçek dostum acaba, yoksa bu mu” diye debelenip, ölen de çok bu dünyada.


Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah'ındır. Diriltir, öldürür. Sizin için Allah dışında ne bir dost vardır ne de bir yardımcı. Tevbe Suresi, 116

Siz yerde ve gökte aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. Ankebut Suresi, 22

Mideniz rahatsızlansa size kuzeniniz mi yardım edecek, babanız mı, yoksa doktorunuz mu? Dişiniz ağrısa sizin için kimin elinden ne gelir? O çok güvendiğimiz tıp dünyası bile belirli kurallar ve bilgi çerçevesinde rahatsızlığınızı anlamaya çalışır ve o rahatsızlığı gidermek için yapılacak işlemleri yapar sadece. Gerisini Allah’a havale eder, gerisi hücrelerinize kalmıştır. Bakalım o ilaç ezanıza derman olabilecek mi? Cevap veriyorum: Allah dilerse olur. Pek çok hasta insan, hastalığı ufak da olsa ondan kurtulamayabiliyor. İlaçlar onun o sıkıntısını bir türlü çözmüyor, şifalı bitkiler de bir işe yaramıyor. Başkalarında işe yararken onda yaramıyor. Peki bu nasıl oluyor? Tamamen Allah’ın izin vermemesi ile alakalı. Zaten sıkıntıyı veren de, bitkiyi, ilacı yaratan da Allah. Doktoru yaratıp ona bilgi ulaştıran da Allah. Gel gör ki, tıp dünyası, bizi beş dakika dinler, muayene eder, reçete yazar, gönderir ve sıradaki hastayı alır. Peki burada hani nerde eş, dost, tanış? Hiçbiri yoklar. Doktorunuzun da mesaisi bitti, evine gitti.

Tıp bizi ölümden kurtaramıyor, hatta bazen acılarımızı bile dindiremiyor. Hatta bazen biz iyileşelim diye bize daha fazla acı çektiriyor. Allah’tan başka kimsenin başımızdaki sıkıntılardan bizi kurtaramayacağını anlamak için başımıza öyle çok büyük belalar gelmesine gerek yok anlayacağınız. En ufak bir tedavide bile doktorlar gereğini yapıp sizi tedavi süreci ile baş başa bırakıyorlar. Yanınızda anneniz, eşiniz, evladınız da olsa acılarınızla yapayalnızsınız.

Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kaldıracak olan başkası değil, yine O'dur. O sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu reddedecek yoktur. Kullarından dilediğini lütfuyla nasiplendirir. O çok bağışlayıcı, çok 
merhamet edicidir. Yunus Suresi, 107

Peki ya iç sıkıntılarınız? Kendi benliğinizin, iç dünyanızın derdine düştüğünüzde kim size sahip çıkıyor? Sizi % 100 anlayabilen biri var mı? En yakınım dediğiniz insanla bile anlaşamadığınız noktalar olmuyor mu? Hatta bazen, “tek dostum, onsuz yapamam” dediğiniz eşinizle bile yolları ayırabiliyorsunuz. “Babam benim her şeyimdir, onsuz olamam, o hep benimle, hep yanımda, hep bana yardımcı oluyor, her şeyime koşuyor,” diyorsun, ama bir de bakıyorsun ki, babana ecel gelmiş ve seni yüzüstü bırakıp gitmiş! Bu nasıl dostluk? Hiç Allah’ın dostluğu gibi olabilir mi? Allah bizi hiçbir zaman bırakmadı. Cenin halindeyken de yanımızdaydı, ölene kadar da bizimle, hatta dirildikten sonra da bizimle.

Siz yeryüzünde aciz bırakıcılar değilsiniz. Sizin, Allah'tan başka dostunuz da yoktur, yardımcınız da. Şura Suresi, 31

Tek gerçek dostun ve yardımcının Allah olduğunun anlaşılması, sıkıntı durumlarında daha da bariz hale geliyor. En yakınım dediğiniz insan size hiçbir yarar sağlayamıyor. Onu bırakın, siz bile kendi benliğinize yardım edemiyorsunuz. Çünkü acizliğin zirvesindeyiz hepimiz. Bir kadınsanız regl sancınızı kendi başınıza çekiyorsunuz. Ne çektiğinizi bir kendiniz biliyorsunuz. Sizin gibi başka kadınlar da sancı çekiyor ama kimin ne kadar acı çektiğini kimse bilmiyor. Kimse kimseye fayda sağlayamıyor. Allah’a dua edebilirsiniz en fazla, sancılarımı hafiflet diye.

Düşünsenize, aslında bizler bırakın en sevdiklerimize yardım ulaştırmayı, daha kendi kendimizin bile yardımcısı olamıyoruz. İstemediğimiz bin tane durum geliyor başımıza. Hangi birini uzaklaştırabiliyoruz? Benliğinden hangi olumsuzluğu uzaklaştırabiliyorsun?

De ki: "Ben kendime bile Allah'ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim.” 
Yunus Suresi, 49

De ki: "O'nun berisinden bel bağladıklarınızı çağırın; onlar, başınızdaki zorluk ve sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler." İsra Suresi, 56

Ya da bir iş yerinde çok yoğun çalışan birisiniz diyelim, çok da iyi bir mevkide değilsiniz, tüm gün uğraşıp didiniyorsunuz, muhatap olmak istemediğiniz kişilerle muhatap olmak zorunda bırakılıyorsunuz, yoruluyorsunuz, bazen oluyor ki hastayken bile çalışmak zorundasınız. Tüm bunlar olurken, tüm bunlar yaşanırken, sizin içinde bulunduğunuz durumu hiç kimse anlayamaz. İç dünyanızı, kafanızdan geçenleri, yorgunluğunuzu kimse bilemez. Ne iş arkadaşlarınız sizi gereğince anlar, ne de eşiniz.

De ki: "Allah size bir kötülük murat eder yahut bir rahmet dilerse, sizi Allah’tan koruyacak kimdir? Onlar kendileri için, Allah'tan başka ne bir dost bulabilirler ne de bir yardımcı. Ahzab Suresi, 17

Biz, bizi en çok umursayan insanlarla dost olmak, onlarla bir hayat kurmak istiyoruz ama bu bile yetmiyor. Yeterince umursanmadığımızı düşünmeye başlıyoruz zamanla. Doğru, çünkü herkesin sevdiklerinden önce ilgilenmesi gereken kendi benliği var. Belki de, bizi umursamasını, bize değer vermesini, bizimle ilgilenmesini, bize destek olmasını yanlış kişilerden bekliyoruz. Elbette insanız, başka insanlara muhtacız, fakat Rabbimiz kadar neye muhtacız ki biz? En çok Rabbimize muhtacız, zaten diğer muhtaç olduğumuz şeyleri de O veriyor. Rabbimizle baş başayız. O bir fani değildir ve kendi ihtiyaçları da yoktur bizim gibi. Başkaları bize tüm güzellikleri bahşedemez ama O bahşedebilir. Başkaları bizi dertlerimizden kurtarıp feraha çıkartamaz ama O çıkartabilir. Başkaları bizi % 100 anlayamaz ama Rabbimiz anlar. Daha sen düşünce oluşturmadan bile O senin ne düşüneceğini bilir. “Yaratan bilmez mi?” diyor ayet (Mülk Suresi, 14). Çok mantıklı, yaratan bilir. Hem de en ince ayrıntısına kadar. Akıllı telefonunuzu üreten insanların, sizce, telefonunuzla ilgili bilmedikleri herhangi bir şey olabilir mi? Olamaz, zaten kendileri üretmişler, her milimini kendileri tasarlamışlar. Yaratan biliyor demek ki yarattığını.

Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülkü yalnız Allah'ındır. Sizin için Allah'tan başka ne bir Veli vardır ne de bir yardımcı. Bakara Suresi, 107

Hayatınızda Allah yoksa bir süre sonra her şey sıkıcı olmaya başlıyor. Çocuğunuzla, eşinizle ilgilenirsiniz ama bir müddet sonra artık yeter dersiniz. İşinizle, derslerinizle ilgilenirsiniz, bu da bir süre sonra sıkar. En sevdiğiniz yemek olsa üst üste üç gün bile yemezsiniz. O çok sevdiğimiz tatillerde bile iki gün aynı şeyleri yaptıktan sonra sıkılmaya başlıyoruz. Gez gez nereye kadar diyip dönüyoruz. Allah’ın yerini hiçbir şey dolduramıyor.

Ümit beslediğimiz insanlardan günün birinde nankörlük görebiliyoruz. Beklenmedik davranışlarla karşılaşabiliyoruz. 30 yıllık ahbaplıklar, evlilikler bile son bulabiliyor. Özenle büyütüp yetiştirdiğimiz evladımız bile bir de bakıyoruz ki büyümüş ve bizi beğenmiyor. Tabi her evlat nankör olacak diye bir şey yok. Zaten nankör olmayanı da yuva kurup kendi dünyasına bakıyor. Günün birinde ölüm geliyor ve sevdiklerimizi elimizden alıyor. Hayat bizi açıkta bırakıyor. İşte bu açıktan bizi sadece Rabbimiz kurtarabilir. Açıkta kalanlar bir bir geç vakitte Rablerine sığınıyor. Peki niye bu kadar geciktin? Hayat sana hiçbir şey öğretmedi mi? Rabbe sığınmak için illa başına kötü bir şeyin gelmesini beklemene gerek yoktu ki! İlla kocanın ölmesini niye bekliyorsun? İlla kanser olduğunda mı sığınacaksın Rabbe ve tek dost ve yardımcının O olduğunu anlayacaksın?

Allah, kuluna Kafi değil mi, yetmiyor mu? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık ona kılavuzluk edecek yoktur. Zümer Suresi, 36

“Allah kuluna yetmiyor mu?” diye soran Rabbimize cevabımız, “yetmiyor” ise, benliğimizle yüzleşmenin tam sırasıdır! Nasıl yani? Nasıl yetmez? Zaten seni de beni de Allah yarattı, O yaşatıyor, bir yardım sağlanacaksa O sağlıyor, ihtiyaçların ve isteklerin de tamamen O’nun elinde. Bu durumda?

“Allah bana yeter” demek, tek başına, mağarada, sefalet içinde, insanlardan yüz çevirerek yaşamak değildir. “Allah bana yeter, o nedenle evlenmiyorum, gezmiyorum, zeytin, peynir yemiyorum,” diyip, dünya nimetlerinden elini çekmek de değildir. Gönlün ne söylüyor? Yine O’nun nimetleriyle yaşayacaksın, ama şu farkla: O nimetleri verenden başkasının seni kurtarmayacağını bileceksin.

Allah’ın tek gerçek dost ve yardımcı olduğunu bildikten sonra, O’nun verdiği her türlü nimet, rızıklar, sağlık, güzel dostlar, evlatlar, eşimiz elbette ki kıymeti bilinecek lütuflar haline geliyor. Yeter ki, tek gerçek dost ve yardımcının eşimiz, dostumuz veya kendimiz değil de bizi Yaratan olduğu gerçeğini kafamızdan çıkarmadan, bunu hayatımıza ve gönlümüze yerleştirerek yaşayalım.